18 Haziran 2009 Perşembe

Maldini'nin oğlu...

video
Bu videoyu Borges'te görmüştüm. Şüphesiz sizler de o blogda rastlamışsınızdır. Ancak çok hoşuma gitti. Ben de bloga ekleyeyim, bakar bakar borges'i hatırlarız dedim. Maldini'nin 7 yaşındaki oğlu Daniel... Daha bu yaşta topa girişi hakikaten harika.

Şapka...

Yaktın beni Topuz. Demirören’i ne kadar rezil ettiysen bize de haddimizi bildirdin. Anadoluluğu’na güvendik, karakterliymiş, delikanlıymış dedik bizi terse yatırdın. Ama Arkhe söylemişti. Biz de olsun o farklı dedik. Ama karakterini sattın. Bir de Aziz Yıldırım notu: Arkadaş adam kaosu, gergin ortamı seviyor, bu ortamlarda başarıyı ikiye katlıyor. Herkesin Beşiktaş’a gider dediği Topuz için, “O da şapkayı giyecek dedi.” Valla canavar gibi şapkayı taktırdı.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Karakterli olmak

"Ben doğma büyüme Beşiktaşlıyım… Ailecek de Beşiktaşlıyız. Ve ben Beşiktaş’ta oynamak istiyorum. Ben Beşiktaş’ı istediğim için transfer kesinleşmeden istediğim takımı dile getirdim. Gerekirse 1 yıl oynamam; Ocak ayında Beşiktaş’a imza atarım. Kulübümle anlaşmış olsa bile Fenerbahçe’ye gitmem. Benim Kayseri’ye 10 yıldır verdiklerim ortada. Bunu sayın Mamur da sayın Hurma da çok iyi bilir. Şimdi sıra onlarda gereken özveriyi göstermelerini bekliyorum."

Sözler tahmin ettiğiniz üzere Mehmet Topuz’a ait. İki gün önce tüm spor kanallarının ve internet portallarının son dakika olarak verdiği haber dün daha da ilginç bir boyut kazandı. Fenerbahçe Kayserispor ile anlaşınca çarşı karıştı haliyle. Ancak Topuz’un oyununu çok beğenmese de ortaya koyduğu karaktere hayran kalmamak elde değil. Okan Koç’ları, Sinan Kaloğlu’ları, hatırlayınca ne de olsa Anadolu diyesi geliyor insanın…

4 Haziran 2009 Perşembe

En güzeli bu oldu

Eminim ki bir çoğumuzun final favorisi Ceveland-Los Angeles’tı. Daha doğrusu Batı’da LA’yi zorlayacak rakip yoktu. Doğu da final için iki takımın adı geçiyordu; Boston-Cleveland. Ancak önce Hido, sonra Lewis sonra da Howard’ın performanslarıyla finalde tutacağımız bir takım var neyse ki… Eğer Cleveland, Orlando serisinden galibiyetle ayrılıp şampiyon olsaydı o final serisi nasıl bitecekti merak ediyorum. İki takımda da bu kadar antipatik adam varken çekilmezdi sözün doğrusu. Şimdi mahallenin bakkalı Gundy, Sirkeci işportacısı Pietrus, Superman Howard, Bay 4’üncü çeyrek ile keyifli bir seri izleyeceğiz. Büyük seri bugün sabaha karşı NTV ekranlarında saat 04.00’da başlıyor.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Kimse böyle bir sonu hayal etmiyordu

20 yıl… Dile kolay… Bir kulüpte geçmiş bir ömürden bahsediyoruz. Çıkan kolla UEFA Kupası Finali’nde oynayan, Milli Takım’da ve kulüpte kaptanlığı üstlenen milyonlarca gencin kendine örnek aldığı bir adamdı Bülent Korkmaz. Aktif futbol yaşantısının sonunda da tatsız ayrılmıştı ‘ev’inden, bugün de keyifli olmadı ayrılışı… Hiçbir taraftar efsane kaptanın böyle ayrılmasını istemiyordu, ancak kaptan bugün itibarıyla görevinden istifa etti…

Galatasaray ile özdeşleşmiş Bülent Korkmaz, bugün itibarıyla dört aya yakın bir zamandır teknik direktör olarak mesai harcadığı Galatasaray ile yollarını ayırdı. Erken davranarak istifa etti, yönetim de kabul etti. Yoksa bir iki gün daha bekleseydi, görevden alınacaktı. Bu hareketiyle en azından giderken bir karakter koydu ortaya Korkmaz…

Oysa 26 Şubat 2009 tarihinden sonra göstereceği performansla sahada olduğu kadar kenarda da bir ömür geçirebilirdi genç antrenör. Hem de efsane sayılabilecek bir maçla başladı Galatasaray kariyeri fakat maalesef bu kez evlilik kısa sürdü. Şüphesiz bu ayrılıkta sportif başarısızlığın da payı vardı ancak; benim görüşümde esas sorun bir türlü oyuncularla arasındaki sorunları yenememesi yatıyordu.

Örneğin Lincoln için bir Avrupa müsabakasının ardından CNN Türk televizyonunda yaptığı: “Ben Galatasaray’ın teknik direktörü olsam, Lincoln’ü derhal takımdan keserim” sözünün altında ezildi. Geldiği ilk günden bu yana Brezilyalı oyuncuya mesaj vermeye çalıştı. Bu konuya neredeyse her maç sonrası bu satırlarda değindik. Genç hocanın aklı sonradan başına geldi dedik, onu Lincoln ile kameralar karşısında sarmaş-dolaş görünce ancak madalyonun diğer yüzü işi öyle olmadığını gösterdi bizlere.

Lincoln’den sonra Kewell’a karşı da anlamsız bir tavır takındı Bülent Korkmaz, sonra Baros’u yerli yersiz saha kenarına aldı, Türk oyuncularla ne kadar ahenk içinde çalıştıysa yabancılarla o kadar uyumsuzdu Korkmaz. Hem de yabancı performanslarının tavan yaptığı bir sezonda.

Korkmaz geldiğinde elde UEFA Kupası ve Lig şampiyonluğu gibi iki reel hedef vardı. Galatasaray mevcut kadrosuyla her iki kulvarda da önde gelen takımlardandı. Bunu tartışmasız biçimde Skibbe ve sistemine borçluydu Sarı-Kırmızılı ekip. Neydi bu sistem? Yerden, aklı başında ve one-touch denen tek paslarla hücum organizasyonları vardı Galatasaray’da... Ligde taraflı tarafsız herkesin beğenerek izlediği Galatasaray, iki hafta içinde doldur-boşalttan öteye gidemeyen, maçların son 20 dakikasında korku tüneline giren, iki farklı galibiyeti unutan bir takıma dönüştü. Hem de her maçı 3-4 farklı kazanırken. Sonuç mu? İki kulvarda da büyük hayal kırıklığı yaşandı, 15 maçlık periyotta takımın iyi oynadığı maç sayısı bir elin beş parmağına dahi erişemedi.

İki hocanın mantalitesinde çok büyük farklılıklar vardı. Bülent Korkmaz ile takım kimyasının bir tüpte buluşamamasının esas nedeni buydu bence. Bir tanesi gol atmayı düşünürken diğeri yememeyi düşünüyordu. Eldeki veriler Alman Hoca’nın istediğini yapan taraf olduğunu gösteriyordu. Skibbe mütevazı, hücumcu Alman olarak, Korkmaz ise kötü bir Lucescu imitasyonu olarak hatırlanacaktı Ali Sami Yen’de…

Eğer kendi kurmadığınız bir takımı devralıyorsanız, şapkada tavşan aramaktansa, şapkanın markasının yazılı olduğu etiketli bulmaya çalışmak işinize yarayabilir. Şüphesiz ikinci söylediğim Korkmaz’ın işini çok kolaylaştıracaktı. Ancak o ilkini tercih etti. Takımın o güne kadar oturttuğu mantalitesini devirdi. Buna rağmen taraftar kulübün yapısını, taraftarın isteklerini, futbolcu psikolojisini iyi bilir diye tasvir ediyordu Bülent Korkmaz’ı… Ancak eksik olan şeyler vardı ne yazık ki… Zira kameralar ne zaman saha kenarını çektiyse Cevat Hoca’nın yanında gördük Korkmaz’ı. İster istemez taraftarın aklına henüz takıma hakim olamadığı fikri yayılıyordu.

Korkmaz’ın saha kenarındaki karnesine bir zayıf da İstanbul’da yazıldı. İyi-kötü gibi bir ayrım yapmak yersiz ve saygısızca olacaktır ancak hala eksik noktaları olduğu kesin. Özellikle futbolcularıyla olan iletişimi saha dışına yansıdığı kadarıyla zayıf. Eğer bu düşünce yapısında ısrar ederse bugün takımların başına bir yıl içinde 3’er 5’er kere getirilen, yeri yurdu belli olmayan daha da önemlisi bir sistemi olmayan, sıradan bir teknik adam modeli altında bir Korkmaz izleyebiliriz.