23 Kasım 2009 Pazartesi

Sivil hayattan son cümleler...

Artık sivil hayatın son günleri… Nerden baksan 20 gün kaldı kışlaya teslim olmaya. Pardon! Katılmaya… Gün sayıyoruz anlayacağınız… Hal böyle olunca blogu boşlayacağımız aşikâr. Daha şimdiden zarar gördü haber trafiği. En son iyi bir istikrar yakalamıştık. Yapıya zarar vermeden kilit vurmak en iyisi diye düşündüm. Altı ay kadar kapalı kalacak dükkan. Fırsat olur da arada post girer miyiz bilmiyorum. Bildiğim tek şey döndüğümde takip eden ekibin tekrar adresi tıklayacağı… Herkesin gönlü hoş olsun…

16 Kasım 2009 Pazartesi

Arapas

Fotoğraflardaki ikiliyi tanıyoruz... İkisini yan yana görüyoruz. Çünkü ortak noktaları var... İkisinin de babası zengin. Biri bir sıpa istiyordu diğeriyse tuttuğu takımın başkanlığını. Filmin çekildiği yıllarda herşeyin bir bedeli yoktu. Bugünlerde var... Parasıyla başkanlık yapıyor.

Bu fotoğraf 'Ters Manyel'den... Koyu Beşiktaş taraftarı. Uzun süreden bu yana takip ediyorum. Oldukça eğlenceli bir o kadar da zekice haberler yazıyor. Akıcılık konusunda en iyilerden bir tanesi nazarımda. Okumaktan zevk alıyorum açıkçası... Arada argo da sallıyor ki onun yazılarda pek de kaba bulmuyorum. Aksine sanki onlar olmasa kötü olacakmış gibi duruyor. Velhasıl her sabah ofise geldiğimde arapastaki linkleri geziyorum. Biliyorum ki kesin yazacak güzel birşey bulmuştur... O da 'Yeter'ci -gerçi ben Galatasaraylıyım ben bile yeter diyorum- diyen gruptan. Güzel bir post girmiş. Bu da ara fotoğraflardan bir tanesi. Bir de şu haberi var ki mizah anlayışını buradan anlayın...

11 Kasım 2009 Çarşamba

Resmi açıklama!

Böyle bir açıklama antu.com'dan yapılsa anlarım da kulübün resmi sitesinden yapılması üzüntü verici... Fanatiklerin tepki göstermesi gayet doğaldır bu söylemime ancak emin olun normali bu değil. Işın Çelebi ve Adnan Polat'ın söyledikleri ne kadar doğruysa şüphe yok ki bu yazılan da doğru. Lakin arada bir üslup farkı var ki arada uçurum var... Fenerbahçe'nin resmi açıklaması şöyle;

10 yıldır değişmeyen gerçeği bu denli yan yollara saparak göz ardı etmenin hiç kimseye fayda getirmeyeceğini, rakibi tebrik etmeninin de bir erdem olduğunu kendilerine ayrıca hatırlatmak isteriz.

Mahallenin Rıfat abisi...

Eski dokusunu koruyan mahalleleri bilirsiniz. Örneğin Samatya o eski yapısını kaybetmemiştir. Bendeniz neredeyse doğma büyüme Kocamustafapaşa’lıyım… Samatya ile hem coğrafi açıdan yakındır birbirine hem de kültürel açıdan…

Dün akşam vakti eksilerden bir olay aklıma geldi. Biz hatırladıkça kahkahalara boğuluruz. Bloga koymaya karar verdim sabah… Aynı anda mekanda olmayanlara bu gibi anıların anlatılması büyük risktir… Anlatılması sonucu alınan kötü reaksiyon dumur olmanıza neden olur. Neyse ki blogda böyle bir risk yok! Gülerek yazıyorum, ilginize sunuyorum;

Kocamustafapaşalıyız biz… Kurusebil sokakta geçti hayatımızın uzunca bir bölümü (Aşağıdaki haritada sokağın neresi olduğunu görebilirsiniz)… Hala da oradayız (Yeşil ile işaretlenen apartman)… Arabacı Beyazıt Mahallesidir bizim ora… Paşa’nın göbeği otobüs duraklarının hemen arka sokağıdır… Yıllara meydan okuyan oduncusu (Sarı ile işaretlenmiştir), elli kere el değiştirmesine, uzun süre kapalı kalmasına rağmen hiçbir zaman farklı bir sektöre döndürülemeyen köşedeki kahvesi (kırmızı ile işaretlenmiştir), en az oduncu kadar sokakta ikamet etmişliği bulunan Nuri Bakkalıyla (beyaz ile işaretlenmiştir) herkesin birbirini tanıdığı bir sokaktır orası. Ev sahiplerinin büyük çoğunluğu uzun yıllar önce yerleşmişlerdir bu sokağa. Onlar birbirleriyle arkadaşlık ede dursun siz de onların torunları veyahut çocuklarıyla geçirmişsinizdir ufaklık çağınızı…

İşte bu mahallede bir Rıfat abi vardı… Semtin eski kabadayılarından… Kabadayı işte, Ağır Roman’daki Sado misali. A’dan Z’ye herkesin saygı gösterdiği, çocukların ve delikanlıların idolü kabadayı Rıfat… Asıl adı George (Corç)… Ermeni kendisi… Ancak doğduğu bölgedeki Ermeniler’in isim politikasından dolayı kimlikte Rıfat yazıyor. Bilen bilir, Ermeni kardeşlerimizin bir kimlik ismi vardır bir de ailesinin kendisine seslendiği ve adı papaz tarafından vaftiz esnasında kulağına söylenen ismi… Bu abimizin isminin akıbeti de dönemin klişe politikasıyla birlikte aile içinde farklı sokakta ayrı dillendiriliyor.

Konuya dönelim; bu Rıfat abimizin Mikael (maykıl) isimli bir oğlu var. Biz 15’imizdeyken Maykıl 28’indeydi… Aramızda bir jenerasyon fark var kısacası. Babanın oğluna düşkünlüğü öyle böyle değil. Araba alıyor, dükkan açıyor, ev kuruyor… Madden ne kadar destek oluyorsa manen sınırı olmayan bir sevgi besliyor oğluna…

Kahvenin köşesinde otururdu mahallenin eski abileri (Kırmızı ile çarpı atılmış olan yer)... Uzuncaova da derler oturdukları kahve köşesinin sokağına… Velhasıl, Rıfat abinin Maykıl’a açtığı dükkanı görmektedir bu kahve köşesi… Hatta karşı karşıyadır diyebiliriz kahve ile (Mavi ile işaretli olan yer)… Ancak yolun sapa tarafındadır bu dükkan. Bezirgan odalarının gecekonduları vardır dükkanın sırtında. Sokağın o köşesi önem teşkil etmez. Kahvenini sağ köşesi ile karşı karşıyadır dükkan… Abiler ise daha çok sokağın iç kısmına bakan kahvenin sol köşesinde oturur, yolun sonundaki caddeye kadar keserler sokağı ne olup ne bitiyor diye…

Herhangi bir gün, bir müşteri kapıda Maykıl’ı beklemektedir. Maykıl ise seyyar satıcıların sırtında taşıyarak mahalle mahalle dolaştığı mantar panoya tüfekle ateş etmektedir. Rıfat abinin arkadaşlarından bir tanesi bu duruma şahitlik etmektedir. Ve Rıfat abiye Maykıl’ı şikayet eder; “Yahu Rıfat abi, senin oğlana bak Allah aşkına... Müşteri kapıda bekliyor seninki tüfek atıyor.” Rıfat abi de oğluna hayran hayran bakar bu şikayetin ardından… Ve olayı unutulmaz kılan bir karşılık verir:

“Oooo. Ata da çok iyi biner namuzsuz…”

Muadil bir olayda baba oğluna kızar, “müşteriye baksana oğlum” diye fırça çeker. Ancak Rıfat abi için konu Maykıl olunca o olaya başka bir tarafından bakıyor… Toprağı bol olsun. Seveni çoktu ve ne olursa olsun o varken, sazlar Kerami abilerin, Yakup’ların, Aydın’ların elindeyken sanki daha bir güzeldi mahalle…

10 Kasım 2009 Salı

O artık olmayacak!

Alman futbolunu takip edenler O’nu yakından tanıyorlar… Ben de Almanya’da yaşayan dostlarıma yaptığım sohbetlerden içine kapanık olduğunu özellikle kızını kaybettikten sonra büyük travma yaşadığını öğrenmiştim. Önceki hafta antrenmana çıktığı arkadaşları nasıl kabullenir yakın çevresi nasıl bir teessüre bürünmüştür tahmin edemiyorum… Türkiye’den geçmişti yolu. 1 maçlığına Kadıköy’de forma giymişti. Robert Enke, yüksek ihtimalle intihar ederek hayatını kaybetti. Polis öyle rapor yazmış zira... Arabasıyla tren yolunda durduğu yazılıyor. Futbolu seviyoruz sevmesine de bir de şöyle şeyler olmasa derinden etkilenmeyeceğiz…

9 Kasım 2009 Pazartesi

Devam et!

Fuardaydık… Tüm vaktimizi, tüm enerjimizi orada harcadık. Bilgisayarla çok az işimiz oldu onda da bloga giremedik. Özelikle son beş gün kendimize bile vakit ayıramadık…

Zaten son bir ayımız kaldı sivil yaşamda… Sonrası askeriyede bizi bekliyor. Daha ne kadar süre yapacağımız belli değil. Gönlünden ne geçiyor derseniz onu da bilmiyorum. Ama bir ay bir aydır diyerek bloga geri döndüğümü müjdeliyorum.

Son olarak blogda istikrar sağlanacak dedim; ancak bu kopuşu saymıyorum. Zira hiçbir şeye vakit ayıramadığım için suçlu hissetmiyorum kendimi.

Sözün özü… Dükkana geri döndük. Açılın…

3 Kasım 2009 Salı

Yürüyedur...

Yeni etknik direktör başarısız birkaç sonucun ardından (Sanırım sadece ülkemizde oluyor bu) “enkaz teslim aldım” der ya… Phoenix ile Terry Porter dönemini de buna benzetiyorum. Futbol ile ilişkilendirecek olursak; takım 4-3-3’lük… Genel kabul gören sistem ise 4-4-2… Terry Porter ne yaptı geçen yıl? Yıllar öncesinin sistemini getirmeye çalıştı… hem de hiç uymayan bir takıma; 3-5-2… Takım her haliyle enkaza dönüştü. Bıraktığı noktada takım ne hücum yapabiliyordu ne de savunma… Düşünün hücum bile yoktu.

Bu yıl ise 3-0 ile başladılar. D’Antonili dönemden pasajlar izliyoruz maçlarda. Ve kesinlikle bu hali hoşumuza gidiyor Suns’un… Kolay rakiplerle oynadığı aşikar ancak parkeye yansıttıkları potansiyel şimdiden heyecanlandırıyor insanı. Play-off’lar garanti gibi gözüküyor bu yıl… İlerisi eldeki kadroyla halen hayal gibi duruyor. Ama yine de geçen yılki gibi olup, Konferans yarı finali gibi bir başarı yakalayacaklarına bugünkü gibi oynayıp ilk turda elenmelerine razıyız.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Ekim'ler onların, Mayıs'lar bizlerindir

Metin Özülkü ve Ercan Saatçi denen adam müsvettelerinin TV programında küfür ettikleri bir ortamda taraftarı olduğum bir kulübün başkanı’nın resmi yayın organında kullandığı bu lafı haber yapmak ayıp olmaz diye düşündüm… Bu arada adam yerine konulup bir yerlere itilen bu adamların iğrenç muhabbetleri konusunda da yazmayacağım. Acizlikleri ve kızaran yüzleriyle (sanmıyorum gerçi) kalsınlar… Unutmadan Galatasaray hukuki girişimde bulunmuş ancak; sonuç alınacağını sanmıyorum. Yine de olsun. En azından babalarının çiftliklerinde olmadıklarını hatırlarlar bir ihtimal…

30 Ekim 2009 Cuma

Adalet...

Türkiye’de değil taraftar olmak; futbola sempati duymak ne kadar doğru bugünkü kararlardan sonra tekrar düşünmeli…

Bundan iki sene öncesine gidelim; Sami Yen’e şampiyon gelen Fenerbahçe maç boyunca tribünden atılan su şişeleri aracılığıyla gerçekleştirilen saldırıya maruz kalıyor… Bu yaşananlar sonrasında Galatasaray beş maçlık seyircisiz oynama cezasına çarptırılıyor.


Tarih 25 Ekim 2009… Bu kez kapışma Kadıköy’de… Maç başlamadan hakemin kafası Fenerbahçe tribününden atılan maddeyle yarılıyor. Kan revan içerisinde soyunma odasına alınıyor ve bu durum mücadelenin 15 dakika geç başlamasına sebebiyet veriyor.


Isınma hareketleri sonrasında soyunma odasına dönen Galatasaraylı futbolcular bu kez nasibini alıyor su şişelerinden… Keweell’ın hemen ayağının dibine düşüyor bir başka pet şişe…


Volkan’ın dediği gibi böyle şeyler sadece Sami Yen’de olmuyormuş diyoruz kendi kendimize. Aslında biliyoruz sadece futbolun Avrupa Yakası’nda olmadığını. Sadece onaylıyoruz düşüncelerimizi... Derken bu sırada sahaya atılan maddelerden bir diğer Keita’nın kafasına isabet ediyor… Oyuncu kısa süren müdahalenin ardından pet şişeyi gözlemciye götürüyor.

Kadıköy’de pet şişe ve küfür devam ederken, bir kameraman meslektaşının yaralandığını gösteriyor. O sırada kameramana Fenerbahçe doktorları müdahale ediyor…


Sonra bir diğer pozisyonda Servet ile Kazım’ın sağ taç çizgisindeki mücadelelerine tribünden bir de pet şişe ekleniyor…

Arkadaş diyorum biz atmıyoruz da biz mi yanlış yapıyoruz. Neden mi? Bakın PFDK ne ceza lütfetmiş…

Fenerbahçe Spor Kulübü’nün, 25.10.2009 tarihinde oynanan Fenerbahçe - Galatasaray A.Ş. Turkcell Süper Lig futbol müsabakasında, taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle takdiren 2 resmi müsabakayı kendi sahasında seyircisiz oynama cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir…


İki olay elbette birbirinden farklı. Ali Sami Yen’de neredeyse aralıksız atıldı su şişeleri. Ama arada da 3 maçlık bir fark yok! Eminim içim rahat. Demek ki bundan böyle su şişesi atacaksak Anadolu Yakası’na gitmek daha mantıklı.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Son cümleler...

Kadıköy mağlubiyeti sonrası espri ve alay sağanağı bir hafta götürüyor Fenerbahçeliler’i… Keza bu furyanın ekmeğini gazetelerde yiyor. Kimi eksi futbolcuları kimiyse siyaset ve ekonomi yazan köşe yazarlarını taşıyor spor sayfalarına…

Evet… Fenerbahçe 10 yıldır Galatasaray’a Kadıköy’de üç puanı bir arada göstermiyor. Ancak aynı Fenerbahçe bu kadar süre içerisinde Galatasaray kadar da şampiyonluk sevinci yaşayamıyor. Daum hamlesi işte tam da bu konuda devrede. Demirkol veya Meleke’den çakma yorum yapmayacağım ancak; dikkatten kaçmaması gereken bir konu var. Sanki Fenerbahçe taraftarı Avrupa’da vizyonsuzluğa alıştırılıyor gibi… Türkiye’de ise zaten ligin en iyi halinde bile iki rkaibi varken şampiyonluk erişilemez bir başarı gibi gösteriliyor. Galatasaray maçları öncesi ve sonrası marketing çalışmaları bir tarafa taraftara verilen mesajlar da biraz bu düşüncelerin ürünü gibi gösteriliyor. Aslında biraz da yavan bir hal alıyor muhabbet. Zira takımın Başkanı da farklı bir vaatle seçilmedi bu yıl; o da Türkiye Ligi’nde şampiyonluk sözü vererek seçildi…

Galatasaray-Fenerbahçe maçları elbette özel… Öyle ki kazanan bir hafta mutlu uyurken diğer taraf her yalnız kaldığında derbi pozisyonlarını ve mağlubiyeti hatırlıyor (tecrübeyle sabit). Artık anladık ki Fenerbahçe oyuncusu Galatasaray maçına 20 dakika kala stadyuma gelse farklı oynayacak, takımına ekstra katı kazandıracak. Boş kaleye gol atarken ter döken Güiza’nın topukla gol atması yazdırıyor bu satırları. Espri bir yana geçen yıldan Selçuk geliyor aklıma. Daha ona benzer bir ön direk golü görmedim.

Rakip Galatasaray ise her zaman gergin geliyor maça… Önceki yıllarda maç öncesi Ata Demirer’in Florya’da stand-up show yaptığını hatırlıyorum… Ancak o da kar etmiyor. Anadolu takımları sezon öncesi İstanbul maçlarına direkt çizik atar ya sanırım Galatasaray oyuncusu da çok tırmalamıyor kazanmak için. Bana öyle geliyor. Arda’nın linç edilmesine katılmıyorum ancak çok ciddi anlamda mevki ayırdığını düşünüyorum. Hani küçük bir çocuğu pahalı değil de ucuz bir oyuncak alırsınız ancak; aklı diğerinde kalır ya. Öyle bir hali var… Biraz geniş çapta düşünmesi gerekiyor. Elano’nun takıma uyum sağlayamadığını bugün bakkaldan sakız alan çocuk dahi biliyor. Ancak Elano hem yüksek bir bedel ödenerek alınan bir oyuncu hem de her ne olursa olsun kaliteli bir isim. O’nu oynatmayarak kaybetmek çok kolay. Ancak ısrarla kadroda tutmak hem moralini hem de arkadaşlarıyla uyumunu artıracaktır. Ancak onun oynaması için Arda’nın sola geçmesi gerekiyor. Bu nedenle son iki yıldır solda harikalar yaratan Arda’nın bugünkü performansına akıl sır erdirmek mümkün değil.

Hakan Balta ise artık bana nefret verdi. Sakatlığının geçmemiş olmasına imkan yok! Bu kadar uzun sürede kırık iyileşiyor. Formsuzluk diyemiyorum bugünkü haline. Güçsüz... Geçen yıl kadroya ilk onun ismi yazılırken bu yıl nasıl oldu da böyle bir çöküş yaşadı sanırım genel değil bireysel bir bakımsızlık söz konusu… Hakan gibi bir profesyonelden bu denli bir düşüş kabul edilemez geliyor bana… Bugün rakip sağ kanatta ben olsam ben bile bir iki kez arkaya kaçar top alırım gibi…

Derbi etkisinden sıyırıyorum blogu… Her Kadıköy’ün bir de Sami Yen’i vardır derler ya! Biz de elde çare yok Mecidiyeköy kapışmasını bekleyeceğiz.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Perde...

Volkan: Küfür ve şiddet sadece Sami Yen'de oluyor

Maçı başında hakemin başının yarılması, maç içerisinde Keita’ya atılan su ve kameraların çek(e)mediği dakikalar… Hani bu sahneler sadece Ali Sami Yen’de oluyormuş ya! Kadıköy’de şiddet ve küfür yokmuş ya! Körün gözüne parmak böyle sokulur…

Fenerbahçe - Galatasaray: 3-1

Dünyanın en büyük derbilerinde ilk beşte gösterilen Galatasaray-Fenerbahçe rekabetinde yılın ilk oyunu Kadıköy’de sahnelendi. Ve bu zorlu deplasmandan dokuz yıldır galibiyet çıkaramayan Galatasaray, bir kez daha evine puansız döndü.

Galatasaray taraftarı sezon öncesi teknik ekip ve oyuncu transferleri sonrasında büyük beklentilerle girdi 2009-20019 sezonuna. Kadıköy’de alınacak bir galibiyette bu beklentilere dahildi. Ancak daha önce de yazdığım gibi sezon başındaki olağanüstü form, rakibin aynı düzeydeki performansıyla birlikte kursaklarda kaldı.

Kadıköy’deki maç Galatasaray için bu açıdan önemliydi. Zira hedeflere bir geri dönüş olacaktı, tazelenecekti… 2000’li yılların Galatasaray’ına benzetilen (başarı beklentileri açısından) takımın Kadıköy’de alacağı bir galibiyet inançları perçinleyecekti. Ancak yukarıda da ifade ettiğim gibi bu yıl da Sarı-Kırmızılılar Florya’ya döndüğünde kutlamalarla değil, karanlık tesisle karşılaştı…

Psikolojik etken çok büyük farkla Fenerbahçe’nin elinde. Buna bir de oyun yapısının zıtlığını eklediğimizde ortaya sürpriz sonuçtan ziyade favorinin kazanma olasılığının yükseldiği bir maç çıkıyor… Bu açıdan Fenerbahçe yine bir adım önde başladı derbiye. Maç öncesi gerginlik Sarı-Lacivertliler’in motivasyonuna olumlu etkisi açısından ‘cabası’ oldu…

Maçın teknik analizini Baros oyun dışı kalmasaydı daha doğru ifadelerle yapabilirdik. Ancak Kadıköy’de sistemin, taktiğin ve takım organizasyonun çöpe gitmesi Baros’un oyundan çıkmasıyla vukuu buldu. Nonda ile Baros çok farklı özelliklere sahip. Forvet mevkiinde 15 numaraya yer verilmesi takımdaki birçok bileşenin konsolide halde bir taktiğe dönüşmesi anlamına geliyor… Elano ile başlanması, Arda’nın solda olması ve Ayhan’ın aktif hücum futbolu tamamen 15 numaralı oyuncunun özellikleriyle etkileşimli Galatasaray’da. Sezon başından bu yana bu şekilde oynadı takım. Kadıköy’de de aynı mental yapıyla çıkıldı sahaya… Hafta boyunca buna göre hazırlıklar buna göre taktik idmanlar yapıldı. Ancak Baros’un sakatlanması muhtemelen tüm planları alt-üst etti. Nonda elbette kötü bir oyuncu değil, istatistikleri de gösteriyor takım için ne denli önemli olduğunu lakin; hücum pres ve araya koşular açısından, daha da önemlisi sistem açısından 11 değil; kenar oyuncusudur an itibarıyla… İşte o sihirli değişim; Fenerbahçe’ye ummadığı bir pas kanalı açtı maçın başında. Savunmacılar tahmin ettiklerinden daha rahat çıktılar 1’nci bölgeden…


Maç boyunca bu rahatlık Fenerbahçe’ye oyun kontrolünün ve temponun anahtarını verdi. Bunun yanına Arda, Elano ve Keita’nın silik oyunu da eklenince, bekler ve orta alan destekçileri maçın ilk 35 dakikasında tüm enerjilerini hücuma harcadı. Ve o süre içerisinde de gol geldi…

Daum, Türkiye’de derbi yaklaşımını ve Anadolu’dan alınacak puan dengesini çok iyi biliyor. Bu coğrafyadaki kariyeri bize bunu veriyor zaten. Rakibi de çok iyi tanıyor. Bu nedenle bugüne dek olduğu gibi takımın agresif başlangıcı Daum’un bir sistem hamlesiydi. Ve önceki yıllarda olduğu gibi dün de galibiyete dönüştü…

Maçın hikayesi öncesinde aslında. Bu sahada biraz gergin oluyor Sarı-Kırmızılılar ve bu da zihnen üstünlüğünün Fenerbahçe’ye geçmesine neden oluyor… Zira taraftar ve önceki yıllara dayanan üstünlük Fenerbahçe’nin elinde ve bu rakip karşısında strese kapılmamalarına, bir adım önde başlamalarını sağlıyor…

Galatasaray’da ilk iki golün de bireysel hatalardan gelmesi üzüntü verici. Ancak 2’nci golün hemen ardından gelen Hakan’ın sayısı tekrar hayata döndürdü takımı… Sonrasında Arda’nın alınışıysa sonuna dek doğruydu kanımca. Zira genç kaptanın ortada oynamadığında verdiği katkı yarı yarıya düşüyor… Dün de öyle oldu. Elano sonrası bir türlü eski formuna yaklaşamıyor. Ancak unutulmamalı ki dünyanın hiçbir takımında böyle bir yapı yok! Arda da artık hücum hattının her alanında aynı seviyede oynamalı. Geçen yıl soldan ortaya geçtiğinde solu tercih ettiğini söylemiş, bu yıl ise ortada devam etmek istediğini açıklamıştı. Bu biraz profesyonelliğe aykırı geliyor bana…

Oyundan alınma sebebi, soldan akın geliştirme görevini aksatmasıyla alakalı. Zira oyundan çıkmadan önceki çeyrek saatlik periyotta tamamen ortadan top getirme çabasına girişti. Ve kaybedilen her top, tehlikeli rakip akınlara dönüştü…

Maçın kırılma anı Keita’nın kırmızı kartı. Afrika ve Güney Amerika kökenli oyuncular bazen bu fevri davranışlara imza atabiliyor. Bu açıdan biraz rehabilite edilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Vakti olacaktır, en az iki hafta tribünde çekirdek eşliğinde seyredecek maçları…

Derbi geride kaldı. Galatasaray için üç puan kadar Baros – Keita eksikliği baş ağrıtıyordur. Üstüne Arda-Elano uyumsuzluğu da uyku kaçıracak cinsten. Ancak fikstür bir nebze nefes aldıracaktır Sarı-Kırmızılılar’a…

Fenerbahçe ise bir yandan keyifle süreceği haftayı diğer yandan tedirgin geçirecek. Maç öncesi ve esnasında olanlar muhtemelen taraftarlara iki maçı evlerinden seyretme zorunluluğu getirecek…

Çok maç görüldü buna benzer… Hatta şampiyonluk yaşadığı yıllarda yıkıcı olan çok mağlubiyet aldı Galatasaray Kadıköy’de… Bu nedenle karalara bağlamak anlamsız olacaktır. Ancak öndeki 3 hafta alınan sonuçlar ve rakibin formu açısından çok kritik. Muhtemelen bu üç maça Baros-Keita’sız çıkacaklar. Alınacak üç galibiyetin sonrasındaysa fikstürün gülen yüzü Galatasaray’a dönecek… Ritim bulan bir Galatasaray, kazanarak rakiplerinin puan kaybetmesini bekleyecek… Az hata yapan da İstanbul’u şampiyonluk kupasıyla üstü açık bir otobüste gezen taraf olacak zaten…

23 Ekim 2009 Cuma

Şimdi derbiyi düşünme vakti!

Dünkü maçın başlamasına kısa bir süre kala uluslararası ve yerel basına tekrar göz attım. Amacım güç dengesini tekrar değerlendirmek ve sahadaki futbol adına hüküm yürütmekti. Bükreş’in Avrupa Ligi’ndeki bir maçı 90 dakika diğeriniyse geniş özet sayesinde izleme fırsatı yakalamıştım. Özellikle Panathinaikos maçı fikir vericiydi. Takımın en büyük kozu topa yaptıkları baskıydı… Dün de bu konuda kısmen de olsa pasajlar izledik sahada. Ancak izlediğimiz, dikkatimizi cezbeden bir konu daha vardı Ali Sami Yen’de… O da Galatasaray’ın rakibine göre hiç yoksa iki gömlek üstün olduğuydu…

Son dönemde alınan puan kayıpları camiayı biraz telaşa vermişti. Biraz da basının kopardığı yaygarayla herkes Galatasaray’a ne oldu, ne olacak düşüncelerine kapılmıştı. Özellikle Ankaragücü maçı sonrasında neler yazıldığını ve söylendiğini bir yazıyla anlatmış korkulacak bir durum olmadığını belirtmiştim. Bunu yazarken temel düşüncem Galatasaray’ın oynadığı futbol, teknik ekip ve oyuncu kalitesiydi…

Dün bir kez daha şahit olduk ki Galatasaray oyuncu kadrosu büyük bir potansiyel taşıyor. Özellikle sağ kanat rakibin önceki günden uykularını kaçırıyordur. Dün de Bükreş’in sol bekini futboldan soğuttu Keita ve Sabri ikilisi…

Özellikle Keita’ya bir paragraf açmalı… Son yıllarda Türk takımlarında böyle bir kanat oyuncusu seyrettiğimi hatırlamıyorum… Keita özel bir futbolcu. Kimi kanat oyuncusu Kewell gibi çizgi yerine içeri kat ederek, oynar ve ara paslarıyla etkili olur. Keita ise aksine sıfıra kadar iniyor. Rakibinin üstüne üstüne gidiyor. Ve muhtemelen de rakipten hızlı olduğu için sürati ve çabukluğuyla oyuncuyu ekarte etmeyi başarıyor…

Dünkü maçta 3-0 ve rotasyona kadar bir değerlendirilme yapmak lazım… Zira o andan itibaren hem değişiklikler hem de oyuncuların düşünceleri hafta sonuna kaydı… Haklı olarak elbette…

Nasıl düşünmeyecekler ki? Son yıllarda muazzam bir Fenerbahçe üstünlüğü var derbide. Bu durum şüphesiz oyuncular üzerinde yoğun baskıya neden oluyordur. Ancak bunu atlatabilecekleri bir dönemdeyiz. Bunda hem sistemin hem de oyuncu kadrosunun büyük etkisi var. Son dönemde bu kadar potansiyel bir kadro kurulmamıştı. Teknik ekibi de göz ardı etmemek lazım… Zira onlar Real Madrid-Barcelona, Almanya-Hollanda maçları görmüş adamlar… Bu gibi atmosferleri çok yaşadıklarına şüphe yok…

Sistemin belli olduğu bir maçta fark psikolojik olarak yakalanacaktır. Bu da son yıllarda alınan skorlarla birlikte Sarı-Lacivertliler’in elindeydi… Onlar da dün eksik olmalarına rağmen kazanarak gruptaki iddialarını sürdürmeyi başardılar.

Gruptan iki takımın da çıkacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok! Ancak Pazar günkü maç için avantaj/dezavantaj için hiçbir şey söyleyemiyorum. Klasiktir ya; derbinin favorisi olmaz. Ancak adım hesabıyla Fenerbahçe kendi sahasında sanki bir adım önde gibi… Dahası Pazar günü Kadıköy’de…

21 Ekim 2009 Çarşamba

Kinder Sürpriz...

Bunca yıldır seyrediyorum, aynı günde bu kadar sürpriz olduğunu hatırlamıyorum. Koskoca programda sadece bir iki favori kazandı… Biri Fiorentina, diğeri Olympiakos ki o da son dakikada kazandı…

Herhalde sözün bittiği yer Nou Camp’taki maç… Daha öncelerde de yazdığım yazılarda kısaca değinmiştim, bu sene geçen seneki temponun yanından dahi geçemiyorlar. Ağır ağır, aheste aheste, oynuyorlar. Tamam top yüzdenin şaşırtıcı bir dilimiyle ayaklarında kalıyor ancak; posiyon üretme ve pozisyonları gole çevirme konusunda geçen sezonun çok ama çok gerisindeler. Gerçi maçı Star TV’nin lanet olası tasarrufundan ötürü seyredemedik fakat; her ne olursa olsun Dinamo Kiev karşısında 20 dakikalık baskıda üç yiyen takıma iki gol atamadılarsa her şeyin yolunda olmadığını söyleyebiliriz sanırım…

Az Alkmaar konusunda da gelişmeleri FD’den okuyorduk. Puan tablosundaki yerleri de cabası. Arsenal ise bu yıl henüz mağlubiyet yüzü görmediği gibi hücum konusundaki derinlikleriyle maçın uzak ara favorisi olarak çıktılar Hollanda’da sahaya… Ancak, onlar da son dakikada yıkıldı.

Ve müthiş bir dram… Anfield Road… Önde girilen maçı son çeyrekte kaybetmek nedir biz de biliyoruz. İlk aklıma gelen Hamburg maçımız… Neyse Pool yine kazanamadı. Haftasonunda balona kurban gittiler bu kez de Gerard’dan oldular. Sakatlanıp oyundan çıkmış…

Son olarak da İskoçya’ya gidiyoruz… Rangers bana kalırsa programın en garanti maçlarından bir tanesiydi gün içinde. Zira hayatında üçüncü kez Şampiyonlar Ligi’nde oynayan bir takımdan bahsediyoruz. Henüz telaffuzunda bile problem yaşıyoruz o derece… Onlar da kendi evinde süpürge oldu… Kendi sahalarında öne geçip dört gol yemek ne demektir? Üstelik golü bulunabilecek en güzel dakikada bulmuşken; 2’nci dakikada…

Bugün neler olur diye biraz form durumlarına göz attıktan sonra bir şeyler karalayacağız. Zira öyle ayaküstü yazılacak gibi değil bugünkü skorlardan sonra…

16 Ekim 2009 Cuma

15 Ekim 2009 Perşembe

Sonrası...

Fatih Terim’in attığı adımın olay olduğu bir futbol var Türkiye’de… Ali Sami Yen semalarındaki günlerini düşünün, gidişini, geri gelişini, Milli Takım performanslarını… Her biri kendi içerisinde ayrı bir olaydı…

Bursa maçıyla Fatih Terim’in ikinci denemelerinden bir diğeri de hüsran ile sona erdi. Peki, Euro 2008? Her şey güzeldi… Fantastikti… Ancak o gün de bir sistem yoktu takımda göze çarpan, deplasmandaki Bosna maçında da içerdeki Belçika maçında da… Bunun yanında takıma ne genç oyuncu adaptasyonu yapıldı ne de tercihler doğruydu…

Fatih Terim Milli Takım antrenörü olacak bir çağda değil. Zira aktif olmayı, mutfağa da girmeyi seviyor futbolda. Bunu Galatasaray’da denedi sonu hüsran oldu. Biraz Milan’da el atmaya çalıştı, sonuç yine aynıydı. Son olarak Türkiye Futbol Federasyonu yeni bir tanım yarat onun içinı; Milli Takımlar Sorumlusu diye… Kısacası A’dan Z’ye tüm alt takımları Terim’e bağladı. Burada da olmadı. Ümit Milli Takım ve U19 sürünüyor…

Sonuç olarak bugün görevinden istifa ederek yeni heyecanlara yelken açmak üzere kenara çekildi. Muhtemelen sezon sonuna kadar da dinlenecektir.

Peki, sonrası? İşte o dönemi karanlık görenlerdenim ben de… Zira Terim kendisini bir Capello gibi görüyor (Capello dememin sebebi; gittiği her takımla şampiyonluk yaşaması)… Ya da bir Mourinho (bunun sebebi de hem başarı hem de karizma)… Tamam, belki insanlar yurt dışında da Terim dendiği zaman tanıyorlar onu ancak o henüz kendini tanımıyor. Daha doğrusu kendi zihninde tasavvur ettiği Terim ile gerçek Terim arasında büyük farklar var. Zira biz Fiorentina’daki, 96-00’de Galatasaray’daki Terim’i görmek istiyoruz. Hani şu saçlarını sağa yatıran, montun kollarını sıvayan daha da doğrusu aklını daha çok futbola yoran adamı istiyoruz. Siyah takım elbisenin altına kahverengi mi gider siyah mı diye düşünen Terim’in neler yaptığı Milan kariyerinden itibaren ortada. Kendisi de hala orada zaten.

Yapılan tüm olumsuz eleştiriler veya düzülen methiyeler Türk insanındaki Terim hayranlığı konusunda bir artı adım sağlamaz. Zira bu ülke insanı Terim’i seviyor. Bu ülke çocukları Terim’i örnek alıyor. Bu toprakların futbolcusu ileride Terim gibi bir antrenör olmanın hayallerini kuruyor. Ancak böylesine bir güven ortamında istediklerini yapamıyor kendisi. Sebebi de aklının futbolda olmaması.

Bugünkü şartlar altında Terim’den büyük takım transferi beklemek hata olur kanımca. Zira o da farkında olmalı ki Türkiye’de takım çalıştırma mevzusunda kapıyı açıverdi aniden… Ancak Terim’in kariyeri bir Türkiye başarısızlığı daha kaldırmaz.

12 Ekim 2009 Pazartesi

İstikrar!

Rüyanın sonu falan demenin anlamı yok! Zira kuralar çekildiğinde çıkmamız için öyle rüyalara yatmamıza falan gerek yoktu. Durumu bir rüyaya çevirdik. Gazeteye yazdığım dönemde Belçika maçı sonrası yazdıklarım hem dün gibi aklımda hem de arşivimde duruyor. Şöyle demişim; “Umarım bu puanları aramayız. Gerçi grubun son durumu da bir tarafa insan evinde oynadı mı kazanmak istiyor.”

Hangi maçlarda hangi puanlara yanalım bilemedim. İspanya maçına mı Estonya maçına mı? Belçika maçına mı, Bosna maçına mı? Hangisini seçerseniz seçin, aynı kapıya çıkıyor tüm sonuç. Zira bu grupta bu duruma düşmek ayrı bir yetenek işidir. İşi sadece futbol oynamak olan bir takım olsaydık bu kadar kaliteli bir jenerasyonu yakalamışken böyle bir tabloya imza atamazdık.

Ancak biz yine kronik hastalığımıza yakalandık… İnce hesaplaşmaların olduğu, anlamsız gerilimlerin yaşandığı ve her şeyden önemlisi halen bir sistemi olmayan bir takımız biz, kabul etmeli ve görmezden gelinmemeli artık...

Kadro seçimi konusunda tutarsızlık olduğu tartışmasız… Bunu sadece son Tekke olaylarına bağlamıyorum ancak; İsmail’in İ’sini görememişken Beşiktaş transferi sonrası kadroya dahil etmek bir mantığın ürünü değildir bana göre. Sonra hücum hattında Nihat ısrarı, mantık doğrultusunda açıklanabilecek bir durum değildir. Esas adam haline getirilen ve sakatken, hastayken, gerginken, formsuzken kısacası en ufak bir şekilde bir parıltısı yokken Emre’den vazgeçmemek anlaşılacak bir durum değildir… Sonra yardımcı antrenörlerin bu kadar pasif adamlardan seçilmesi nasıl bir doğrudur acaba? Zira bu adamların tek fonksiyonu, Terim’in koltuğunu silmektir o kadar…

Belçika maçı hakkında analiz yapan, yorumda bulunan dipsiz kuyuya taş atar… Üstelik bunu yapan adamlar bu kez taşın suya batmasını duyamazlar. Çünkü o kuyunun suyu iyiden iyiye çekilmiş ve kurumaya yüz tutmuştur. Elbette bence.

Türk halkı eminim ki üzülmüştür bu duruma. Ancak kahrolacağız. Ne zaman mı? 2010’daki maçları izlerken. Ne zaman mı? O maçlarla Avrupa Şampiyonası’nın özdeşleştirirken. Ne zaman mı? Seyretmemiz muhtemel Bosna’yı Vuvuzela eşliğinde seyrederken…

Bir Milli Takım’ın istikrar yakaladığı tek konu her iki turnuvadan bir tanesine gitmesiyse ortada bir sorun var demektir… Terim’in istifasının neleri değiştireceğini, yeni gelen hocadan sonra yorumlamak daha doğru olacak şüphesiz…

Ayrıca bir Terim profili de yazmak istiyorum; son yıllarda yaptığı yanlışlar, bir türlü bitiremediği hesaplaşmalar ve var olduğu düşünülen yetenekleri…

8 Ekim 2009 Perşembe

Yavuz hırsız!

Fotoğraf www.ankaraspor.com.tr sitesini tıkladığınızda karşılıyor sizi... Bu mevzuda başlıktan ötesi yok! Konu Melih Gökçek olunca böyle absürdlüklere çok da şaşırası gelmiyor insanın...

Ceketi alır giderim aga!

Bazı hikayeler uzadıkça sıkıcı hal alıyor. Roberto Carlos mevzusu da buna bir örnek. Geldiği sezonu bir kenara itersek; kalan bölümde İstanbul’un tadını çıkartıyor. Yaşı çabukluğunu alıp götürdüğü gibi hırsını ve oynama isteğini de götürdü. Ne eskisi gibi kademelere giriyor ne de açığın çimlerini eskitiyor. Carlos’u Carlos yapan özelliklerini seyredemiyoruz son dönemde. Daum’dan başkası kesebilir miydi emin değilim… Kesildikten sonra daha bir anlaşıldı etkisizliği. Wederson daha iyi, Carlos kötü demekten ziyade sahadaki varlığının eskilerin çok ama çok gerisinde olduğunu vurgulamak istiyorum.

Kendisini muhtemelen Ocak ayı itibarıyla Brezilya’da izleyeceğiz… En azından İspanya basınında kendi dilinden çıkan ifadeler bu yönde. Kaldı ki Sheriff maçının ardından da buna benzer şeyler söylemişliği var. Bir bomba daha dolanıyor ki bugün, çok manidar: Real’de altı ay bedava oynarım… Real elbette geri almak istemeyecektir ancak; bu bağlılık mıdır, düşen profile suni tenefüs müdür bilemedim…

Bir savunma ancak bu kadar güzel olabilir

“PFDK, Ankaraspor’u Ankaragücü ile anlaşmalı maç oynama olasılığı mantığından yola çıkarak küme düşürüyor. Ben size birkaç ayaklı şike ihbarında bulunacağım. Belediye Başkanı olarak unumu Gençlerbirliği’nin başkanı İlhan Cavcav’dan alıyorum. Yani ticari ilişkim var. Hacettepe Başkanı Turgay Kalemci, belediyeye kat karşılığı inşaat yapıyor. F.Bahçe Başkan Vekili Nihat Özdemir de bizim metro projelerinden birini yapıyor. Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören de Ankara’daki gaz istasyonlarına ilişkin sıkıntılarını belediyede bana gelip çözüyor. Bakın bu durumda diğer takımlarla da ilişkimiz ortada” dedi.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Saatin doğru gösterdiği an!

Benim için bir ilk olma özelliği taşıyor, lig ortası ligden düşürülme… Dün Tahkim Kurulu kararını verdi. Ve Ankaraspor, Ağustos 2010’a dek kepenkleri kapattı. Tüm oyuncularıyla, tüm personeliyle, başkanıyla ve daha da önemlisi soru işaretleriyle…

Yapılanlar konusunda iki yazı yazdım. Yakın bir şey yazdım burada… Aklın mantığın desteklediği bir durum değildi bunlar. Cahil cesaretidir demişim vakti zamanında. Çünkü lig başlamış, fikstürler çekilmiş, transfer sezonunsa sonuna bir elin beş parmağından az vakit kalmıştı…

Üç kafadar… Affedersiniz, üç başkan, Ankara’nın üç futbol büyüğü, Ankara’nın üç kuvvetlisi… Toplantının amacı Ankaragücü’nün akıbetiydi. Başrolde ise Melih Gökçek vardı. Derdi Ankaragücü olan adam Ankaraspor’u işe karıştırmadan, oğlunu bulaştırmadan da yardım edebilirdi. Sus pay mı verdi, sonraki başkanlık için diğer ikilinin yakınlarına mı vesayet verdi bilmiyorum. Ama nasıl olduysa toplantı sonunda bu üçlü birlik mesajı verdi ve futbola karışan o kara elleri havada buluştu.

Ankaragücü’nün ortalama üzerine çıktığı bir sezonu hatırlamıyorum yakın tarihte. Ya düşme hattında ya da orta sırada heyecan peşinde takıldı. Büyüklere mütemadiyen zorluk çıkarmadan, yoluna devam etti. Yalan yok! Çok etli sütlüyle işi de olmadı hani. Cengiz Topel Yıldırım diye bir adam çıktı sonra. Mevcut oyuncuların önceki yıllardan alacağı bulunurken Vassell’in peşine düşüverdi. Tuttuğunu kopardı. Bir ayda… Zaten başka bir gelişme de olmadı Ankara’nın Sarı-Lacivert takımında. Akabinde kriz söylemleri çıktı ortaya. Tasfiye, Olağanüstü genel kurul, istifa derken ortaya Gökçek ve Aydın çıkıverdi. Aydın, kulübün halen Süper Lig’de yarışıyorsa Ankaralı’nın yatıp kalkıp dua etmesi gereken bir adam. Yanlış anlamayın, saha içi hizmetleriyle değil, saha dışındaki gölgesiyle… Öyle ya da böyle bazı şeyleri iyi yaptığı açık… Neyse bu ikili bir yemek ayarladı. Hesapları Ankaragücü’ydü ya! Kurtaracaklardı ya! 100’üncü yılında şampiyonluğa oynayan takım çıkaracaklardı ya! Onun için. Sonra sömürge ülkesi gibi paylaşıverdiler rolleri. Birisi artık tek forsu olan Ankaragücü’nün tekrar güçlenmesini istiyordu. Diğeri pabucun pahalı olduğunu anlayıp, en az zararla kurtulmak istiyordu. Öteki ise oğluna kıyak bir iş arıyordu… Bu üçlü ortak bir nokta buluverdi. O nokta Ankaragücü’ydü…

Çok sevgili futbol adamı Ahmet Gökçek Ankaraspor’daki Futbol Şube Sorumlusu görevinden Ankaragücü’nün başarısı için fedakarlık yaparak istifa edecekti. İstifa ederken de yine Ankaragücü’nün selayeti için birkaç futbolcuyu yanında götürüyordu…

Ve kilit nokta. Olayların buraya gelmesine neden olan, karanlıkta görülen hesabın tek aydınlık köşesi verdi yanlışın adresini… Gökçek’in dile getirdiği ifade şöyleydi; "Ankaragücü'nün 100. yılında Ankara halkı şampiyonluk bekliyor. Biz tüm güçlerimizi birleştirmeliydik ve bugün bu yüzden biraraya geldik. Ankara'ya şampiyon bir takım nasıl kazandırırız diye bugün görüşmelerimizi yaptık. 100. yıla yakışan bir takım yapacağız. Ankaragücü Kulübü için büyük bir stat projemiz var. Ankaraspor ile ilgili olarak da yeni bir yol izlenecek. Ancak önemli olan şu anda Ankaragücü. Ankaraspor için sezon sonunu bekleyeceğiz. Öncelikle tüm imkanlarımızı Ankaragücü için seferber edeceğiz. Bu yıl hazırlık dönemimiz. Gelecek yıl asıl Ankaragücü'nü göstereceğiz. Ben ve diğer arkadaşlarımız Ankaragücü için elimizden geleni yapacağız. Taraftarlarımızın istediği şampiyonluğu yaşatacağız…”

İşte bu sözler Ankaraspor Başkanı’na ait. Her şeyin bu kadar alenen yapılması sonu hazırladı Ankaraspor için… Gökçek’in siyasi gücünün futbolda sökmeyeceği dünkü onanan cezayla gözler önüne serildi. Amacım TFF rüzgarı yapmak değil; ancak duran saat bile günde bir kez doğruyu gösteriyor işte!

Bozuk saat dedik ya; bozukluğu şundan ötürü kaynaklanıyor. Şimdi o kadar çok konunun üstü açık ki hangisinden başlamalı bilemedim. İlki futbolcular, teknik ekip ve personel olsun… Federasyon oyunculara ve teknik ekibe 15 günlük bir süre tanıdı transferleri için. Ancak kim bilir bu oyunculardan kaçının talibi çıkacak? Talibi çıkmayanlar nasıl bir yol izleyecek? Takım bulan oyuncular kazandıkları ücretlere göre planladıkları hayatı nasıl şekillendirecek? Yeni takımında da aynı parayı alabilecek mi? Sonra personel bir yıl boyunca geliri olmayan bir işletmeden nasıl çalışacak. Belediye bünyesinde gözüken personel, çalışmadan devlet bütçesinden ücret mi alacak? İlk aklıma gelen sorular bunlar.

Sonra; Ankaraspor iki sezon sonra Süper Lig’e çıkarsa –ki Melih Gökçek’i biraz tanıyorsak, bu durum şaşırtıcı olmayacaktır- yine rekabet yapısı zedelenmeyecek mi? Ters hesapla, Ankaragücü bu yıl düşerse veya bir şekilde Bank Asya 1’inci Lig’de buluşurlarsa aynı şekilde rekabet yapısı zarar görmeyecek mi?

Soru listesini uzatmak hiç de zor değil. Ancak takıldığım esas konu son soru… TFF de bu konuya bir cevap vermiş aynen Hukuktan Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Yunus Egemenoğlu’nun ifadelerine yer veriyorum; “Yönetimde düzelme olmaması halinde, gelecek sezon Bank Asya 1. Lig'de yer alacak olan Ankaraspor o sezonun sonunda hak etmesi halinde bile Turkcell Süper Lig'e çıkamayacak. Aynı şekilde Ankaragücü de düşerse iki kulübün aynı ligde oynatılmaması sağlanacak. Nasıl olacak merak ediyorum… Allah’ın sopası yok derler! Ah bir Ankaragücü düşmüyor mu? Kepazeliği seyredin o zaman. Son haftalar nasıl geçecek acaba?

Sözün özü; belediye takımlarına zaten ifrit oluyorum. Anlamsız geliyor. Aynı destek semt takımlarına veya kent takımına verilse bir hava yakalanır ancak nerede? Sonuçta pek de sevilmeyen bir adam elindeki yönetim gücünü kötüye kullandı bir yerde. Ve cezasını aldı. Her ne kadar Jr. Gökçek 2 ay sonra protokolde başkan olarak oturacak olsa da keza Türk Futbolu pek de disiplin çerçevesinde oluşturulmuş bir lig olmasa da Ringo’nun Ahırı da değil. Daha önce ilk kararda da söylemiştim, kendini erkin rüzgarına kaptırıp, bencilce parsayı toplamaya çalışanlara yer yok bugün. TFF bunu gösterdi ya, ben de mutluyum bugün…

6 Ekim 2009 Salı

Galatasaray nasıl oynamak istiyor? Nasıl oynuyor? Neyi amaçlıyor?

Rijkaard ismiyle birlikte futbol camiasında Galatasaray’ın 4-3-3 oynayacağı fikri atıldı ortaya. Ancak ligin ilk haftalarında yazdığım bir yazıda sisteme 4-3-3 demenin pek de doğru olmayacağını vurgulamıştım. Nitekim o günlerde bu düşünceleri taşırken bugün daha net bir biçimde sistemin üç forvetle oynanmadığını söyleyebiliyorum. Nedeniyse kanat ve ofansif merkezin yerleşimi ve görevleri…

Bugünkü sistem 4-3-3’ün bir türevi. Kanatların sıklıkla hücum bölgesinde gözüktüğü, merkezin ise tehlikeli bölgeden bir adım geride seyrettiği bir takım var bugün sahada. Bu istemeden olan değil aksine bilinçli şekilde oluşturulan bir yapı. Zira Arda da Elano da pozisyonları ve üstlendikleri görev itibarıyla forveti kalabalıklaştırmak yerine attıkları paslar ve varyasyonlarla pozisyon yaratma peşindeler.

Rijkaard’ın uygulattığı bu sistem aslında ilk günden bu yana böyleydi. Merkez oyuncunun net biçimde orta alana gömülerek oynaması ilk günden bu yana arzulanan bir durumdu. Ve bugün yaşanan pozisyon azlığı da merkezdeki form düşüklüğünden kaynaklanıyor.

Sistemin hücum ayağı bir ihtimal total futbol düşüncesini yansıtıyor olabilir. Zira hücum yapılırken iki ön libero, oyun kurucu orta saha, tandem ise orta alana oldukça yakın bölgede ön libero görüntüsüne erişiyor. Bekler ise kanat organizasyonlarının başrolünde oynuyor. Hakan’ın form durumu sol kanada sekte vuruyor olsa da istenilen yapının ne olduğu sağ kanattaki görüntüden yola çıkılarak tahmin edilebilir.

Savunmada ise yolunda gitmeyen şeyler olduğu açık; tandem ağır. Körün gözüne parmak sokmanın anlamı yok! Dikkat çekmek istediğim temel şey, tandemdeki bu ağırlığın ön libero ve bekler tarafından kapatılması beklenebilecek bir durum. Ancak işlemediği kesin. En azından bugün için böyle bir yapıdan bahsedemiyoruz. Yarın ne olur bilmiyoruz. Bunun için biraz beklemek gerekecek.

Savunma konusunda tek sorun elbette tandemin ağır oluşu değil! Özellikle açık oyuncuları ile ofansif merkezdeki oyuncu defansif açıdan beklentilerin oldukça altında… Rijkaard’ın bu oyunculara “Enerjinizi çoğunlukla hücumda harcamanızı istiyorum” gibi bir ifadede bulunmadığının altına imzamı atarım. Ancak iki açık bu konuda büyük sıkıntı yaşanmasına neden oluyor. Bilhassa sol kanat çöktü Galatasaray’da… Hakan’ın form durumu korkutucu biçimde devam ediyor. Geçen yıl Mehmet Topal, Hakan ve Servet’i ilk 11’i oluştururken kağıda ilk olarak yazan taraftar Servet bir tarafa kara düşüncelerle yazacak isim bulamıyor. Caner’in de zamana ihtiyacı var. Linderoth konusuna hiç girmemek daha doğru olacak. İç sızlatan bir durum.

Hücum performansı iyi olduğu vakit yediğiniz kadar atabilirsiniz. Ancak bir konuda soru işareti olabilir. At’a at ile gitmek çok meşakkatli bir iş olmalı. Bu açıdan biraz da savunma konusunda dikkat edilmeli sanırım… Açık konuşmak gerekirse Galatasaraylı biri olarak çok da takılmıyorum bu konuya. Zira önce Neeskens’e sonra Rijkaard’a güveniyorum.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Köhne futbol arenamız… Ve çağdaş bir futbol adamı…

Bundan yaklaşık 2 ay öncesiydi… Galatasaraylı bir arkadaşımla takım ve Rijkaard üzerine sohbet ediyorduk. Ben takımın nasıl oynamak istediğinden teknik ekibin kalite düzeyinden ve yönetim başarısından söz ediyordum. Elbette beklentilerimi de ekliyordum… O ise özellikle bir husus üzerinde duruyordu; “İyi oynuyor takım haklısın! Bol gollü maçlar çıkarıyor, fazlasını da kaçırıyor… Ancak işler ya kötü giderse. Örneğin, üst üste iki puan kaybı… Avrupa’da beklenmedik bir sonuç alınırsa ne olacak sence?”

Evet… Aynen böyle gelişti sohbetimiz. Şu cevabı verdim; “Elbette olabilir. Kaldı ki bu kadar iyi oynamamıza rağmen arada puan kaybı yaşayabileceğimiz maçlar da çıkardık. Ancak önemli olan da bu. Bu takım kötü oynarken de kazanabiliyor. Kısacası kazanma alışkanlığı gözüme çarpıyor sahada. Bu düşüncelerimi sahadaki takım duruşundan yola çıkarak söylüyorum…”

Galatasaray ligi erken açtı rakiplerine göre… Hem de çok erken. Bu durumun avantaja dönüştüğü az örnek vardır yeryüzünde. Galatasaray da bunun sıkıntısını görüyor son maçlarda. Ben ortada büyük bir sorun olmadığını düşünenlerdenim. Takımın temposu düştü, pozisyon zenginliği azaldı. Her futbolsever gibi bunu ben de görüyorum. Fakat bunu illa ki bir yere bağlayacaksak Rijkaard ve Elano’dan önce sezonun erken açılmasına bağlamak daha doğru olur.

Elano… Açın televizyonları, açın gazeteleri çokça sallayan göreceksiniz Brezilyalıya. Tıpkı Rijkaard’a olduğu gibi… Zaten en sevdiğimiz iştir. Bizde yorumlar ‘skorboard’a bağlı maalesef. Skorboard ne yazıyorsa, onlar da yazılarında bu etkinin altına giriyor. Neden mi bu kadar net konuşuyorum. Aklıma Kayseri maçı geliyor da ondan! Aklıma 6’da 6 geliyor da ondan… Rijkaard hakkında da yazacağım ancak önce Elano… Elano mevkisinde Türkiye’ye gelmiş en kaliteli en kalburüstü adamlardan bir tanesidir nazarımda. Bunu bugünkü performansından öte önceki performansları ve sahada bağıran karizmasına dayanarak söylüyorum. Şu anda iyi mi oynuyor? Elbette hayır! Peki soruyorum: “Bu topraklar dünyanın en iyi takımı olarak lanse edilen Brezilya’nın 11’inde oynayabilen kaç tane adam seyretti. Hem de 28 yaşındayken…” Şimdi biri kalkıp; “Brezilya Milli Takımı’nda oynayabilir ancak; kalitesini tartışırım” gibi sakil bir cümle kurarsa sadece komik duruma düşer. Tanrım neden zamana bırakmıyoruz bazı hükümleri? Türk futbolu hangi sebepten ötürü bu kadar kelleci oluverdi? Hangi amacın peşinden koşuyorlar? Ben yıllardır düşünüyorum bir sebep bulamıyorum… Neden bizim yorumcularımız, bir yıl doldur boşalt oynarken yerden oynanması gerektiğini haykırırken, ertesi yıl kısa paslarla modern futbol oynandığında başka bir yerde kusur arıyor. Neden sürekli bir açık yakalama peşinde… Yorumculuk elbette poh pohlamak değil. Ancak kimsenin de taraftarları bu denli negatif etkileme hakkı yok!

Daha bir tane gazeteyi elime almadım. Bir TV’de dahi yorum dinlemedim. Ve internette gezinmeye başlamadım. Neden biliyor musunuz? Çünkü biliyorum ne yazacaklarını. Bilmekten de öte korkuyorum. Rijkaard’ı eleştiri yağmuruna tutmuş olmalarından çekiniyorum. Bu safsataları okumaktansa hiç el sürmüyorum… Olumlu yazanlara nadiren rastlayacağımdan şüphem yok! Bu ülkede futbolun nasıl oynandığını, nasıl bir oyun olduğunu bilenler de var. Merak etmeyin… Ancak bilmeyenler çoğunlukta. Futbolculuk döneminde kazandığı başarıları miras bilip bolca sallayanlar çoğunlukta. Ancak eleştirince okunacağını düşünenler çoğunlukta. Bir türlü yönetime giremediği için hırsını satırlara aktaranlar çoğunlukta…

Sizce biraz ağır değil mi Rijkaard’a B planı konusunda yapılanlar. Bu adam çok değil üç yıl önce Avrupa’nın en iyi teknik adamı seçildi. Hollanda’nın başında efsane total futbola en çok yaklaşan adam olarak gösterildi. Barcelona’nın başında çok üstüne geldiler. İlk yarıda geriye düştü. Sezonun başında düşme hattına kadar indi. Ancak bildiğinden vazgeçmedi. Sisteminden taviz vermedi. Sonra ne mi oldu? Sezonu şampiyon tamamladı. Sonra ne mi oldu? Şampiyonlar Ligi’ni kazandı aynı takım. Sonra ne mi oldu? En başarılı teknik adam seçildi… Peki, Sparta Rotterdam’ın başında kötü bir yıl geçirmedi mi? Geçirdi elbette ancak Barça ile Galatasaray arasında nasıl profil farkı varsa Sparta ile Galatasaray arasında da büyük bir profil farkı var. Oraya bir heyecanın peşinden sürüklendi gitti. Olmadı. Toplam dört maceradan 3’ü iyi gidiyorsa, bir tane kötü hükümsüzdür bence… Üstelik bu başarısızlığı şampiyonluğa oynayan takımla değil, her yıl düşme hattında çırpınan bir takımda yaşadı Hollandalı. Bir de bu açıdan yaklaşmalı…

B planı... Bu kavramın ülkemizdeki karşılığı, sistemi değiştirmek. Sistem nasıl değişir Allah aşkına? Lego mu bu yahu? Dakika 70’de “haydi bakalım çift forvete dönüyoruz” diye bir şey yok günümüz futbolunda. İşler çok sıkışırsa doldur-boşalt oynarsın, ne bileyim göbekten zorlarsın, kanattan zorlarsın… Kısacası strateji değiştirirsin ancak, sistem öyle bir dakika da alt-üst edilmez. Ama biz bu adamlara alışkın değiliz. Biz 4 defansı 6 yapanlara, tek forveti 3 yapanlara alışığız… Hal böyle olunca da istiyoruz ki hoca forveti doldursun veya savunmayı kalabalıklaştırsın. Oyuncuların yer değişimleri kesmiyor bizi, biz Nonda ile Baros’u aynı anda sahada görmek istiyoruz. Çünkü Alex Ferguson’dan, Mourinho’dan, Rijkaard’dan iyi biliyoruz. Baksanıza onlar da öyle yapmıyor. Birisi son Alman şampiyonuna karşı geriye düşüyor ancak, sağ kanadı ortaya, göbeği sol kanada koyuyor. Forvet sayısını artırmıyor. Sonra diğeri maç 1-1 giderken dakika 70’te forveti ikilemek yerine sol kanadı değiştiriyor… Bir başkası finalde forvet sayısı artırmak yerine hücum oyuncularının yerini değiştiriyor. Bu adamların hiç birinin B planı yok demek ki…

Bugün bu kadar net eleştirenler yarın ne diyecek merak ediyorum. Geçen yıl Skibbe’nin kellesini aldılar. Kondisyon geyiğiyle, disiplinle… Şimdi ise Rijkaard’a sallayacak yer arıyorlar. Bir tanesi disiplin konusunda sorunlar yaşandığını yazmış. Bir diğeri takımın havaya girdiğinden ve herkesin ehlikeyf olduğundan bahsetmiş. Bir başkası Rijkaard’ın bir yıl kalıp gideceğini ve bu nedenle takıma çok da önem vermediğini yazmış…

Bize futboldan anlayan, işini profesyonelce yapan ve bu tutumu tüm takıma aşılama derdinde olan, işi sadece futbol olan adamlar fazla… Biz futbolcuya bağırıp çağırarak motive eden, antrenman düzeyinden bihaber, tek sistemi doldur-boşalt olan, her maçta başka sistem koyan adamlara layığız. Köhne futbol arenamız, çağdaşlığa kapalıdır. Bize ne kardeşim güzel futboldan. Bize ne çağdaş futboldan. Biz puana bakarız, bugüne bakarız. Yarın ilgilendirmez bizi.

1 Ekim 2009 Perşembe

Yakalayın lan!

Kariyerinin baş aşağı gitmesi şanssızlık oldu. Hak etti etmedi o ayrı. Zaten şanssızlığ da kendi açısından değil! İlla ki bir şekilde yolunu buluyordur, onun için üzülmek saçma olur... Olan bize oldu. Şu adamı kalburüstü, iddialı bir takımda doya doya seyredemedik ya ona yanıyorum. Görüntü 2002 Dünya Kupası'ndan... Fena işlemiş bizimkileri...

Program

Sonuçlar


CSKA Moskova - Beşiktaş: 2-1

Juande Ramos takıma çok şey katmış. Sistemden, futbol mantığından veya dizilişten bahsetmiyorum… Takım mental olarak değişmiş. Zico döneminde birkaç maçını seyretme şansı yakalamıştım. Aşağı yukarı aynı adamları kullanıyorlardı. Ancak Ramos döneminin en büyük farkı takımın futbol oynama iştahı ve kazanma uğruna gözünü karartması. CSKA, winner takım olma isteğinde. Yani kazanmayı alışkanlık haline getirmek istiyor Ramos. Beşiktaş maçında da oyuna nasıl hükmettiklerini görme şansı yakaladık.

Şimdi herkes 2’nci gole kadar Beşiktaş’ın oyunundan bahsedebilir ancak; ben o baskıda CSKA’nın kontratakla maçı koparma arzusunun yattığına inanıyorum. Bence çok başarılı bir oyun sergilediler. Şayet Rüştü uzaktan o golü yemese CSKA’lılar da bu kadar iştahlı olmayacaktı kaleye şut çekme konusunda. Rüştü gaz verdi Ruslar’a…

Maçın hikayesi Denizli’nin kara kaplısında yatıyor… Anlamsız ısrarları var. Tello ve Yusuf oyundayken solun adamını solda ortanın adamını ortada oynatmıyor. Tello’nun çıkışı sol açık dahi değilken (Sporting’de sol bek olarak ismini duyurdu, fark yaratan özelliği de hücumcu bir bek olmasıydı) onu forvet arkası oynatma ısrarı nedir anlamıyorum. Hele bir de Yusuf gibi bir orta oyuncusu varken. Haydi Yusuf’u da geçtim, Nobre oynadı bir ara solda… Holosko da solda şansını deneyenlerdendi. Kendimi tekrar etmiş olacağım fakat yazmadan edemiyorum; sol açık için dribling özelliği olan bir forvet de kullanabilirsiniz. Ancak sol açık demek sadece hücum demek değil. Savunmaya da yardım etmeli… İsmail’i çok zorladılar maç boyunca.

Bir de İbrahim Kaş olayı var. Bu adam bir anda transfer edildi. Hikayeyi uzatmanın anlamı yok! Lig başladıktan sonra geldi ve bir anda şapkadan çıkan tavşan oldu. Hücumu yok bu adamın. Maç boyunca bir kesmesini hatırlamıyorum. Boş pozisyonda dahi isabetli orta açamıyor… Bu onun suçu değil! Çünkü bir sağ bek değil! Stoper… Sağda Ekrem’i olmadı Rıdvan’ı koy. Daha önce Rıdvan’ın başarılı olabileceğini düşündüğümü yazmıştım. Zira hücumu iyi beceriyor. Ancak Denizli ısrarla Gökhan’ı kullanıyor orada. Ah! Aklıma bir de pırıl pırıl delikanlı Serdar Kurtuluş geliyor ki… O konuya hiç girmesek iyi ederiz herhalde…

Rüya görmemek lazım. Wolfsburg o temposuyla Manchester’a kafa tuttu. Tecrübesiz olmaları hiç şüphe yok ki onlara maçı kaybettirdi ancak; beklenenden etkili bir performansa imza attılar. Bu takım kendi sahasında CSKA’yı yendi, Beşiktaş’ı da yener, Manchester’a da ter yaptırır. Gerçekçi olmakta fayda var. Beşiktaş’ın bu haliyle gruptan çıkması imkansız gibi…

Peki rüya kurmak için ne gerekiyor? Arka arkaya alınacak minimum iki galibiyet, medyanın saldırmasını önleyecek tercihler ve güzel futbol. Son olarak da Nihat’ın bir gol atması, Rüştü’nün de güveni geri kazanması lazım. Kısaca yapılacak iş çok!

28 Eylül 2009 Pazartesi

La Liga...

Tamam paranız var… İtibarınız, kulüp değeriniz paha biçilemez. Kadronuz yıldızlarla dolu. Biraz olsun uyum sorunu yaşanmaz mı kardeşim… Çatır çatır oynuyorlar arkadaş… Daha önce de bir iki cümle zikretmiştim ama cumartesi gelen üç gollü galibiyet, atılan goller, yardımlaşmalar ve bireysellikten uzak futbol kadroda bu kadar yıldız varken daha bir keyif veriyor insana… Barça geçen yıl rotasyonla şampiyon olmuştu, bu yıl biraz daha fazlasına ihtiyaç duyabilir. Böyle diyoruz sanki puan kaybı yaşamışlar gibi ama Real’e göre düşük tempoda oynuyorlar. Iniesta’yı çok arıyorlar bana göre. O akışkan futbolda aslan payı, beyaz tenli delikanlınındı. O olmayınca top hücumla biraz geç buluşuyor bu da hılı futbolu baltalıyor biraz. Yeri gelmişken; Ibrahimovic de tarihe geçti hafta sonu… İsveçli yıldız, Katalan kulübün tarihinde ilk beş lig maçında da fileleri havalandırarak tarihe geçmeyi başardı. La Liga da son eklemeyi de Villareal’e yapıyorum. Çöküş sürüyor. Dün de La Coruna’ya yenildiler tek golle. Oysa Valverde’yi Espanyol döneminden hatırlıyoruz sempatik bir abimizdi. Ancak Ribery’nin de dediği gibi güzellik maç kazandırmıyor. Bu arada gol sıkıntıları da mevcut. Sanırım Nihat’ı sattıklarına pişmandırlar (!).

Yürüyedur Milan!

Söylentileri çıkması sürpriz değil. Zira sezon öncesinde Galatasaray’ın teklifini kabul etmeden önce Milan’dan da teklif bekliyordu Hollandalı… Takımı yarı yolda bırakır mı bırakmaz mı bu sorunun cevabının kendisi verecek. Milan biraz toparlansa rahatlayacağız ancak; Leonardo da kalıcı gibi gözükmüyor. Dün de Bari ile San Siro’da 0-0 berabere kaldılar… Daha doğrusu bir puanı kurtardılar. Daha da doğrusu Storari aldı tek puanı. Yanlış tercih üstüne yanlışlar vardı San Siro’da… Bir yandan hayırlısı diğer yandan da yürüyedur Milan diyorum. Tüm kalbimle destekliyorum Kırmızı-Siyahlıları… En azından biraz toparlanırlarsa Frank’e salça olmazlar umudundayım…

Galatasaray - Eskişehir: 1-1

Hücum ağırlıklı oynandığından bu yana açık takımların Galatasaray’a karşı zorlanacağını düşünüyordum… Dün de gole kadar ve golden sonra oluşan oyun yapısı çok da yanlış düşünmediğimi gösterdi. Maçı kurtaracak kadar pozisyon buldu Galatasaray. Ancak ne olduysa Es-es’in golü bozdu takımı. 6’da 6 yapmış olmanın güvenini sahaya yansıtamadı Sarı-Kırmızılılar… Ve seri sona erdi ilk puan kaybı umulmadık biçimde Ali Sami Yen’de yaşandı…

Şüphesiz Fenerbahçe’nin son dakika golü moralleri bozmuştur Florya’da ama savruk bir hali vardı Galatasaray’ın dün… Özellikle sol kanatta Uğur’un olması hücumda solun işleyememesine neden oldu. Uğur’un performansı kötü-iyi ayrımından ziyade yerini yadırgaması sorun yarattı. Caner tercihi riskli miydi yoksa Uğur daha mı garanti geldi teknik ekibe bilmiyorum.

İki hücum takımının maçında daha çok gol daha çok pozisyon bekliyordum. Ancak sadece iki gol ve birkaç ciddi pozisyon seyrettik goller haricinde. Özellikle Sarp, Keita ve Baros galibiyet gollerini cömertçe harcadılar. Es-es’te ise Youla daha ilk yarıda beraberlik golünü bulabilirdi.

6’da 6’nın da keyfini çıkaramamıştı Galatasaray, ezeli rakibinin aynı başarıyı göstermesinden ötürü… Şimdi iki puan da geriye düştü ligde. Takımda toparlanması gereken tek şey kriz anında doğru kararların verilmesi. Elbette futbolcular açısından… Teknik ekip yine tırmaladı dün galibiyet için. Bunu yaparken de disiplin ve sistemden taviz vermedi.

Galatasaray potansiyelinden daha az pozisyona giriyor. Bu durumun temelinde ön libero ikilisinin ileri oynayan değil, kesici olan modellerinden kaynaklandığına inanıyorum. Linderoth’un ne zaman döneceği muamma ancak Ayhan’ın bir an evvel takıma girmesi gerekiyor. Zira hücum oynayan takımda iki kesici yaratıcılığı baltalıyor bence… İleri top taşımalarda biraz kısır kalıyor. Hal böyle olunca da Arda kendi yarı sahasının çeyrek dairesine kadar geliyor ve topu tehlikeli alanlara atabilmek için adam eksiltme ve pas organizasyonları kurmak için yoğun çaba harcıyor. Üstüne bir de duran topların peşine gitmesi iyiden iyiye etkiliyor genç oyuncuyu. Ve bu durum gücünü ekonomik kullanamamasına neden oluyor…

Dikkat çekmek istediğim diğer konu da kanatlar Sarı-Kırmızılılar’da… Sağ kanat ne kadar ürkütüyorsa sol kanat o kadar temposuz ve yavan kalıyor. Kewell her ne kadar etkili ve kaliteli bir oyuncu olsa da dribbling ile değil, pas ve ortalarla etkili olan bir oyuncu. Keza Hakan da öyle. Ancak sağ kanatta ise iki adam da rakibini yiyecekmiş gibi geri adım atmadan saldırıyor üzerlerine. Bu da hücumun sağ merkezde kalmasına neden oluyor. Dengeli bir dağılım olmuyor. Bu ne gibi bir sorun yaratıyor peki? Kewell’ın etkisiz olduğu bir maçta dünkü gibi bir pozisyon kısırlığı yaşanıyor maalesef. Sanırım oradaki domine futbolu seyredebilmek için Elano-Kewell ikilisinden birinin yüksek form düzeyine erişmesini beklenecek…

Kaybın bugün için sıralamada çok önemi yok. Sadece takım motivasyonu için biraz etki yapabilir ancak kolay aşılabilecek bir durum. Zira takım halen ligin en iyi ve en kaliteli ekiplerinden biri, halen rakipleri geri adım atmaya zorlayan bir takım ve halen iddası devam eden bir kulüp. Alınacak bir Avrupa, bir de lig galibiyeti tekrar sezon başındaki Galatasaray’ın izlenebileceği intibası kalıyor insanda…

Gençlerbirliği - Trabzonspor: 2-2

Hafta Gençlerbirliği-Trabzonspor karşılaşmasıyla başladı. Ben çok gol olmaz diyordum. Maçta dört gol oldu. Gol sayısında ilk 15’te gelen iki golün büyük payı var.

Kişisel tahmini bir tarafa bırakırsak; erken gol Trabzon’un iştahını kesti… Erken iki ucu keskin bıçak oluyor işte. Takımdan takıma da değişiyor elbette… Trabzonspor için kağıt üzerinde zorlu geçmesi beklenen bir maçtı. Ancak iki gol bulunca; o kadar da zor değilmiş moduna giriverdiler. Karşılaşmanın 2-0’da kalmayacağı belliydi zira Gençlerbirliği aklı başında disiplinden kopmadan makul bir futbol oynadı.

Skoru teknik ekipler belirledi karşılaşmada… Golü asla Sylva’nın üzerine yıkmayacağım. Hatalı değil mi? Hatalı tabi ancak; Broos’un değişiklikleri daha da hatalıydı. Aynı şekilde yerleşim de doğru değildi bana göre.

Ele alacak olursak; ilk absürdlük, Umut’un sağ açık olmasıydı. Golü attırmış olması hiç önemli değil benim için… Umut tercihini şöyle eleştiriyorum; elde Serkan ve Alanzinho gibi iki kanat varken Umut’u oraya tıkmanın anlamı yok! Daha önceki yazılarımda da söylediğim gibi iyi bir hücum silahı olabilir ancak açık oyuncusu sadece hücum oynama lüksüne sahip değildir. Bunu biz nasıl biliyorsak, Doll’de biliyor… Orayı işlediler ilk yarı. Bu nedenle de ikinci yarıya daha etkili bir kanat olan Hurşit ile başladı…

Devre değişiklikleri de çok kötüydü Broos’un… Umut’u ısrarla oyunda tutması mantıksızdı. Zira Umut Gökhan’a nazaran sırtı dönüğü değil, savunma arkası koşuları iyi yapan bir oyuncu. Trabzon skor üstünlüğü elindeyken, ileride biraz top tutup tempoyu düşürse belki üç puanı cebine koyardı. Doll ise oyunu çok iyi okudu. Her değişiklik genel sistem mantığına paralel bir hamleydi. Özellikle golü atan Harbuzi’nin oyundan alınışına ne kadar şaşırdıysak, yerine giren Hurşit’in kanadı dağıtmasıyla teknik ekibi alkışladık. Ve bütün tercihleri doğruydu. Bunu ben değil skor ve oyun söylüyor…

Gençlerbirliği hakkında kısa kısa bir şeyler yazmıştım. Türk teknik adamların oynattığı gibi kasap oynamıyorlar. Kendi işlerini yapıyorlar. Disiplinden kopmuyorlar. Bir dakika bile disiplinden kopmadan, asla kontrolü kaybetmeden istediklerini sergiliyorlar.

Trabzonspor ise tekrar ayağa kalktığını düşündüğü anda bir kez daha krize soktu kendini. Skor üstünlüğünü ele geçirmiş, kendisi için stratejik bir galibiyet alacakken hatalı tercihlerle tekrar soru işaretlerine gömüldü. Kenar ekibi güven veren kuvvetli isimlerden oluşsaydı bugün bu krizden kurtulmaları konusunda daha olumlu konuşurduk fakat; bugün bu kriz daha da büyüyecek gibi duruyor. Zira takım kendine güvenini kaybediyor, saçılan saçma puanlar sonrası…

24 Eylül 2009 Perşembe

"Başımı alıp gittim de ne oldu!"

Son yazısının başlığıydı… Ve bu yazı bir yıl üç gün önce yazıldı… Son kez 21’inde eli kalem tutmuştu. O da vakit kaybetmeden almış kağıdı önüne. El yazısıyla hastalığı anlatmış… İnanmış yeneceğine zatürreeyi… “Bekleyin, kanseri yendim bunu hayli hayli yenerim” diyor son satırlarda…

Sonra üç gün geçiyor aradan… O gün futbol camiasının her daim güler yüzlü, Kazım Kanat’ı ölüme yenik düşüyordu… Gürcan Bilgiç ve Ahmet Çakar ile yaptığı münakaşalar tebessüm ettirdi milyonlara. Şovu severdi, lafını da pek sakınmazdı hani. Her ne olursa olsun dökülmüş saçları sonrası takmaya alıştığı şapkasıyla birlikte son kez meydan okudu ölüme. Biz de güç aldık O’nun sözlerinden, inancından. “Kanserden yırttı, sevdiklerini yalnız bırakmaz” dedik… Ancak ölüm haberi sürpriz oldu herkese… Saygıyla anıyoruz Kazım Kanat’ı… Toprağı bol olsun…

Hafta içini güzel yapan hadiseler...

Çarşamba günü olacak. CL, Avrupa Ligi, Euroleague ve NBA olmayacak. Normalde kabus olur. Anlamsız bir hüzün kaplar içimi hafta içinde TV’de maç keyfi sürememek. Ancak dün maç programını kendi ellerimle hazırlasam bu kadar olurdu herhalde… İnter, Real, Köln maçlarını dön dolaş seyrettim. Ağırlıklı olarak da Rhein Energie’ye takıldım. Bunda Köln’lü arkadaşımın da payı vardı elbette.

Yabancı liglerde seyredilen maçın taraflarından bir tanesi yanınızdaysa ekstra keyif alıyorsunuz. Köln atıyor havalara zıplıyor, gol yiyor sigarasına asılıyor. Beş gol seyrettik. Fırsat bu fırsat dedim kendi kendime Köln hakkında biraz bilgi alayım dedim. Malum Hürth’te oturmuyoruz…

Köln’de Podolski’den ötesi yokmuş! Biz Nouma-Beşiktaş diyorduk ama Podolski’nin durumu Nouma’dan bir adım öndedir dedi. Köln’ün alt yapısından yetiştiğini ve bir anda patladığını biliyoruz Lucas’ın ama filme heyecan katan Bayern macerasıymış. Aslında Köln’den ayrılmak istemiyormuş Podolski. Alt lige düşerken dahi Werder ve Hamburg’un tekliflerini reddetmiş. Sonraki sezon Bundesliga II’da gol kralı olduktan sonra da iyiden iyiye Hoeness’in çekim alanına girmiş. Köln’ün Bundesliga’ya tekrar yükselmesiyle teklifler yine reddedilmiş Podolski tarafından. Üstelik taraftar dahi kariyeri için seçimi ona bırakmışken… Ancak Köln tekrar küme düşünce başka çaresi kalmamış Podolski’nin. Ve Münih yolunu tutmuş.

Buraya kadar bildiğimiz ve yeni öğrendiklerimizle transfer hikayesi böyle. Podolski’nin seyir defterini ilgi çekici hale getiren konu Bayern ve sonrası… Açık alanı daha iyi oynuyor Podolski. Ve o bir forvet. Sol açık değil. Bir ihtimal 4-3-3’ü solunda oynar ama orta sahada etkisiz kalıyor Polonya asıllı genç… Bayern’de kesmesi gereken çok önemli iki oyuncu vardı transfer olduğu dönemde. Klose, Toni ve Pizarro… İki yılında da bu üçlüden ikisiyle mücadele etti ancak olmadı. Ve Bayern’in de kıyağıyla Köln’ün yolunu tuttu tekrar. Köln’ün onu alabilmek için sitesinin ana sayfasını reklam tahtasına çevirerek piksel piksel sattığını biliyoruz. Sonunda film mutlu sonla bitti. Köln’e transfer kesinleştikten sonra konuya yıldız ekleyen Hoeness’in sözleri; “Podolski ne kadar istenen düzeye erişemediyse o kadar da Köln’den kopamaması bugün bu transferin gerçekleşmesine neden oldu. Aklı hep Köln’deydi. Bir türlü bize adapte olamadı.” Transferde gönlü ve kesesi zengin Bayern’in de Köln’e büyük kıyağı söz konusuymuş. Şöyle ki; Köln’den yaklaşık 3 milyon fazla veren Hamburg, Werder bir kez daha amaçlarına ulaşamamış. Köln’ün ödeyeceği 10 milyon da biraz parçalanmış. Örneğin oyuncunun milli takıma seçilmesinin ardından federasyondan gelecek olan 50 bin – 100 bin euro arası para bir buçuk yıl boyunca Bayern’e gidecekmiş. Kalan ücret de taksitlendirilmiş.

Podolski bugün takımın lideri… Hakkını vererek oynuyor. Özellikle araya attığı toplar onun oyununun ne denli olgunlaştığını gösteriyor. Kaptanlık mevzusuna da takıldım. “Neden pazubandı vermediniz” dedim… “Köln her ne kadar Podolski aşığı olsa da karakterli bir kulüptür dedi. Novakovic’ten almaları hoş olmayacaktı. Keza Petit’i de yok sayamazlardı. Aksine Podolski’ye kaptanlık verseydi taraftar bu hareketten hoşlanmayabilirdi” dedi…

Maçı 3-2 Köln kazandı. İki farklı üstünlüğü henüz ilk yarıda elde etmeleri güvenlerini tazeledi. Özellikle hücum hattında yaratıcı pozisyonlar yakaladılar. Podolski’nin önderliğinde Freis ve Ishiaku çok etkili oldu. Orta alanda ise Maniche’nin takıma katılması büyük bir kazanç... Ekstra direnç getiriyor takıma. Chihi’yi ise izleyemedik. İzlediğimiz bir adam vardı ki özlemişiz fark ettim. Mondi’den bahsediyorum. İki etkili kurtarışı var… Bir de imzası. Hava topunda dirseğine müdahale olmamasına rağmen atladı yere… Son bölümdeydi. Bir gözüyle hakemi kesiyor, diğer gözüyle de sağlık görevlilerini.

Diğer iki maçı da yarım yarım seyrettim… Real ve Inter hakkında yorum yazacak kadar NTV kanallarını seyredemedim. Ancak iki cümle eklemekten alıkoyamıyorum kendimi… Real’in sansasyonel transferleri sonrası yine de Barça’nın çok önde olduğunu düşünüyordum. Barça belki yine şampiyon olabilir. Lakin bu Real de ilginç bir takım olmuş. El Madrigal de bir ara top göstermedi Villa’ya. Bunda ev sahibinin formsuz olmasının da payı vardır elbette ama Real’de bazı şeylerin değiştiği aşikar. Hiçbir şey yoksa takıma tekrar bir kazanma iştahı gelmiş. Sonra Ronaldo MANU’daki kadar bireysel oynamıyor. Kaka gerçekten orta sahayı farklı hale getiriyor. Düşünün Marcelo bile görev adamı olmuş. Bir kez bile kaybetmedi yerini. Ronaldo’nun hücumda eli ayağı oldu… Kısacası Barça geçen yıl ki gibi yürüyerek alamayacak şampiyonluğu o belli oldu.

İnter ise ilk 10 olmadan iki farklı skor üstünlüğünü cebine koydu. Sonra meydanı biraz Napoli’ye bıraktılar. Bir ara baskı yer gibi oldular ancak; çabuk toparlandılar. 3’ü de bulunca maçtan sonra nereye takılsak diye bitirdiler maçı… Lige fazla geldikleri kesin. Erken konuşmamalı ama Juve’nin yarışması zor gözüküyor bu takımla…

23 Eylül 2009 Çarşamba

Adam gibi adam...

Gün içinde spor sitelerini de takip ediyorum elbette. Sporx’te onlardan bir tanesi. Volkan’ın zaten beyefendi bir görüntüsü, Ergünvari tavırlarını biliyoruz. Ben gerek Antalya gerekse Galatasaray’dayken karıştığı bir tartışma, yaptığı fevri bir hareket hatırlamıyorum. Sporx’e verdiği röportajla da nasıl bir adam olduğunu ele güne sergilemiş. Röportajın geneli çok güzel. Sonuç olarak Galatasaray’dan gönderilmiş bir oyuncusun. Kulübün içinde yetişip, o kulüpte adam olanların bugün TV’lerde gazetelerde söylediklerini hatırlayın; Volkan’a bir kez daha hakkını teslim edeceksiniz. Ben iki paragraf alıyorum röportajdan. Bakın neler demiş?

Senin yerine CSKA Moskova’dan Caner Erkin transfer edildi…
“Caner çok iyi genç ve yetenekli bir futbolcu. İnşallah Galatasaray’da başarılı olur. Hakan Balta’nın arkasında forma bekleyecek. Caner’e güveniyorum ve transferini gerçekleştirenleri mahçup etmeyeceğini düşünüyorum. Caner’in Galatasaray’da uzun yılar görev yapacağına inanıyorum.”

Peki Galatasaray’a bir kırgınlığın var mı?
“Yok. Çünkü beni, Volkan Yaman yapan Galatasaray oldu. Galatasaray çok büyük bir camia, orada çok güzel iki yılım geçti ve şampiyonluk yaşadım. Galatasaray’ın bende çok özel bir yeri var.”

Bir zamanlar İlic vardı...

YN: Dün İlic ile ilgili FD de bir şeyler yazmış... Ama blogger sorunundan ötürü FD'ye girememiştim. Çalmış gibi olmuş ama yazdığım gibi oradaki haberin farkında değildim. Yetmediği gibi görsel de aynı. Nereden aklına geldi diyeceksiniz... Bir siteye üye girişi yaparken aklıma geldi İlic... Şifremi 'sasa' yapımışım. Oradan aklıma gelmiş, unutmadan bir iki cümle karalamak istemiştim. Ama FD benden önce yazmış. Her ne kadar yazılarda konu farklı olsa da özür dilemeli... Kusura bakma Fırat... 24/09/09 - 11.30

Sasa Ilic… İmza attığı günden itibaren çok büyük sempatim vardı bu adama. Her maçı onun kazandırmasını isterdim. Eş-dost sohbetlerinde çokça savundum Ilic’i… Tek top ve ön sezisi dünyada az oyuncu var bence. Belki abartıyorum ancak daha top gelmeden ne yapacağına karar veriyordu. Sezona başlangıcı ve Beşiktaş performansı unutulmaz. Belki daha da fazla iş yapabilirdi. Yabancı kontenjanına takılmasaydı iyi bir alternatifti. Bunun yanında Türkiye’deki esas sıkıntısı geldiği dönemde taraftar Hagi’sini arıyordu. Bu baskının altında kaldı maalesef. Geçen yıl ve bu yıl bence takımın en büyük kozlarından bir tanesi olurdu. Hiçbir zaman mevkisinin ilk akla gelen ismi olmadı eyvallah ama bu kadar da düşük profil oynadığı oyunun hakkı değildi. Sanırım yükselememesinin temelinde de biraz şaşalı bir adam olmaması yatıyor… Son olarak Larisa’ya kiralanmıştı… Salzburg’a geri döndü. Dönmesine döndü de yedi maçın sadece bir tanesinde 61 dakika oynadı… Yaş da 32’ye dayandı. Artık emeklilik ikramiyesi tadında bir transfer yapar herhalde. Ötesi zor…

Yakıştı...

Eurobasket yazmışken; İspanya ve takımım Slovenya’yı da atlayamam… İspanyollar’ın milat maçı bizim maçtır. Sonrasında kendilerine geldiler. Buna benzer bir ifadeyi Slovenlerle oynamadan önce yazmıştım. Büyük takımlar bir anda ayağa kalkıyor, süpürüyorlar önüne geleni diye… Öyle oldu. İspanyollar, ilk tur sonrası çok düşük profil çizmişti. Ancak turnuva takımı olmak böyle bir şey. Hele ki İspanya iseniz… İlk etapta ne kadar düşük viteste oynarsanız oynayın, en kötü çeyrek final sonrası gaza bassanız, işi bitiyorsunuz. Bir de altınızda kaliteli bir otomobil varsa. İspanyollar gerektiği yerde coştu. Çeyrek final sonrası bırakın dişe diş maçı, 0-0 hariç rakibini yanına bile yaklaştırmadı. Turnuvanın büyük favorisiydi. Sonra işin içine bir de ‘ilk’ mevzusu girince, vitesi 5’e taktılar… Kupa da son 5 performansın ve hedeflenen yolun bir hak edilmişliğiydi bana göre…

Slovenlere gelince. Smodis’i seyredemedik ya ona yanıyorum. Büyük fark yaratır, final yolu açardı. Ancak olmadı. Toplam 6.5 dakika oynadı. İlk günden itibaren oynadıkları istikrarlı oyun onlara kürsüyü getirmeliydi ama Sırbistan maçını yoktan var eden, varken yok eden Jagodnik yüzünden 4’üncü oldular. İşi tek oyuncunun sırtına yüklemek doğru değil belki ama o da çok savurdu uzatmada. Koçu ne kadar güvendiyse Jagodnik o kadar yanlış tercih yaptı. Oysa maçın son anında o getirmişti uzatmayı takımına. İspanya’yı o kadar yıpranmışken zaten yenmesi beklenmeyebilirdi bir yerde ama yazdığım gibi bir kürsü derecesi yakışırdı… Olmadı…

Turnuva keyfiyle, heyecanıyla, sonuçlarıyla bitti… Artık NBA başlayana dek figüranlarla takılacağız. Zaten CL’de başladı. Galatasaray da iyi gidiyor. Çok da yokluğu hissetmeyeceğiz gibi…

EB 09'un ardından...

Avrupa Basketbol Şampiyonası biteli çok oldu. Tekrar defter açamayacağım… Ancak son yazımda bu takım madalyayı hak etti demiştim. Çeyrek final ve Slovenya maçı maalesef bu sonu hazırladı bize. Vitesi 5’e takmış İspanya’dan kurtulmak zaten zordu ama 8’incilik de başarılmış bir sonuç değil mevcut takım için. Aksine başarısızlık. Tanjevic’e göre Kerem’in olmayışı bu sonuçta etkiliydi ancak turnuva sonrası bu demeçlerden nefret ediyorum. Görünen o ki Tanjevic de bize uyum sağlamış.

Çoğu kişi Yunanistan maçı sonrasını saymıyor. Aksine ben o maçlara dikkat ediyorum. Fransa’dan öyle bir farkı son iki çeyrekte yemenin mantık çerçevesinde bir açıklaması olmalı. 20 sayıdan gelip 18 sayı fark atmak ne kadar Fransızlar’ın başarısıysa o kadar bizim başarısızlığımız. Keza Ruslar’dan da 23 sayı fark yemek kolay meziyet değil. Sakın ola yorgun geyiğine girilmesin. Biz ne kadar oynadıysak onlar da oynadı. 2-3 saatin farkı 23 olmaz!

İlerleyen turnuvalarda daha iyi olur muyuz emin değilim. Ancak bu takımda bırakın Kerem’in yokluğunu varlığında dahi olması gereken Kaya yoksa; halen Memo üzerinden fakir fukara edebiyatı yapılıyorsa fazla konuşmamak lazım. Bizim takımın en büyük kozu rakiple mücadele ve savunma. Hücumla fazla işimiz yok. Doğrudur yanlıştır, bize düşmez elbet. Ama bu takımın en büyük eksikliği pota altında skor üretebilecek bir opsiyonunun olmaması. O bölgeyi domine edecek adamımız yok! Ermal, Kaya, Memo… Hangisi doğru isim onu da bilmiyorum. Dikkat çekmek istediğim diğer konu da şu ki son iki maçta çekilen teslim bayrağı başta gösterilen performansa hiç yakışmadı. Umarım iyi başlayıp kötü bitirdiğimiz son turnuva olur bu… Zira 2010 var önümüzde, bir hayal kırıklığı daha yaşamayalım artık…

Maçın Yorumu...

Maçın yorumu Yılmaz Hoca’dan…

“İlk golü yediğimizde Ali Güneş sakatlanmış, yeni oyuncumuz sahaya girmek için kenarda hazırdı. Ancak hocamız Ali’yi oyundan çıkarmadı. Oysa oyundan çıkması için top oyun dışına çıkmıştı, değişiklik yapılabilirdi. Belki değişikliği yapmış olsak golü yemeyecektik.”

Bence de Yılmaz Hoca… Hoca Ali’yi önce penaltı pozisyonunda sonra son adamken oyundan çıkarmadı. Oysa gerekli şartlar da sağlanmıştı…

Kasımpaşa - Galatasaray: 1-3

Daum’un Fenerbahçe’sinin son senesiydi. Galatasaray’ın son haftada şampiyonluğu kazandığı yıl. İşte o sezon Fenerbahçe Süper Lig’deki çoğu maçında mağlup durumda bile olsa şu intibayı bırakıyordu insanda; “Fenerbahçe bu maçı alır!” Galatasaray’dan buna benzer bir örneği 96-00 arası vermek mümkün… İşte bugünkü Galatasaray’da da bu özellik göze çarpıyor. Takım geride bile olsa maçı kazanacağının sinyalini veriyor. Buna kazanma alışkanlığı deniyor. Bu açıdan Rijkaard’ın takıma kazandırdığı en büyük nitelik bu…

Kasımpaşa maçı 8’inci dakikada biterdi. Hiç uzatmaya gerek yok! Hakemi art niyetli olarak görmüyorum. Zira maça düşünceli çıkan bir hakem öyle bir pozisyonu es geçmez. Net olan pozisyonları verir, fakat ince çalışır. Şikede de mevzu budur. Yedi farkın sekiz farkın atıldığı maçta şike olması; rakip takımın ısırmadan oynadığı ve iki farklı skorla sona eren maçtaki şike olma ihtimalinden daha azdır nazarımda… Gel gelelim o pozisyonu da İlker Meral’in süzememiş olması da bir fecaattir ayrı…

Maç sekizde biterdi dedik. Ancak bana kalırsa 45’te bitti. Takımın üzerindeki ölü toprağını atması için cesur iki karar alında devrede. Takımın son günlerde skor yükünü çeken iki oyuncu kenara geldi. Elano ve Baros… Oyuna Nonda ve Keita girdi. Keita’nın farkı yorulan rakip karşısında x2 olarak daha net göze çarpıyor. İlk yarıda asisti yapan ve bindirmeleriyle sol kanadı tehdit eden Sancak, 2’nci devrede futboldan soğudu… Nonda’ya gelince fazla söze gerek yok! Futbolu çok ama çok iyi biliyor. Baros’tan çok daha iyi biliyor. Peki Nonda neden 11’de oynamıyor. Çünkü Baros, kağıt üzerined oynanan sisteme cuk oturan bir adam. Aklı fikri rakip kalede olan, savunmayı koşularıyla zorlayan, driblinglerle etkili olabilen süratli ve fuleli bir oyuncu. Nonda ise kapanan savunmaların ilacı… Mesela Pana maçında çok iş yapamayabilirdi Nonda; ancak Kasımpaşa’ya hat-trick yapabilir. Keza; Ankara’da fark yaratabilir.

Takımın geneline gelince… Leo Franco sanırım Mondi’den sonra kaledeki güven sorununu ortadan kaldırmayı başardı. Sabri’nin sinirleri kim tarafından alındı bilmiyorum ancak başarılı bir operasyon olduğu net. İnsanın şu Sabri’yi sevesi geliyor, o derece… Elano halen göze batıyor. Ne zaman bu fizik uçurumu ortadan kalkacak o zaman her şey daha güzel olacak diye inanası geliyor insanın. Sarp bildiğimiz gibi. Her maçı ekmek parası gibi oynuyor. Emre Aşık şarap gibi maşallah… Yaşlandıkça çıtayı yükseltiyor… Aklıma düşenler bunlar!

Kasımpaşa’ya gelince. Haddini bilerek oynamak diye bir tabir var bizim futbolda… Asla katılmıyorum. Ancak Kasımpaşa da biraz yüksekten uçuyor. 26’da golü bulan ve henüz puanı olmayan, fiziksel açıdan da oldukça yetersiz olan bir takım o dakikadan sonra tempoyu aynı düzeyde tutarsa, Pazartesi günü olduğu gibi 60’dan sonra oyundan düşüyor. Had konusuna burada dikkat çekmek istiyorum. Golü attıktan sonra tempoyu daha da artırmadan, aksine oyunu yavaşlatarak devam etselerdi en azından kondisyonları bir ihtimal 75’i görebilirdi. Elbette onlar da 2’yi bulup rahatlamak istediler. Ancak rakip Galatasaray olunca cezayı kesti…

6’da 6 yapmak en büyük rakibiniz aynı seviyeye eriştiğinden büyük keyif vermiyor olabilir. Ancak kalan gruptan kopmak elbette büyük önem taşıyor. Haftaya içeride oynayacak olan Galatasaray’ın 7’nci galibiyeti alması ise işin çılgınlık boyutuna gideceğinin bir göstergesi olur ki Sarı-Kırmızılı taraftar da çok özledi sirküle edilen bir lig performansını…

Nice senelere...

Tatil günlerinde PC’ye elden geldiği kadar dokunmuyorum. Bu nedendendir ki hafta sonu blogda hareket olmuyor… Ancak bu kez tatil matil, 1’nci yıl münasebetiyle bir iki post gireyim dedim. Fakat bu kez de eğlencenin, alemin ve 70’liğin keyifli sohbetine, damaktaki sihirli tadına bıraktık kendimizi…

Ne zaman 1 yıl oldu farkında değilim. Bunda sürekli dükkanı bırakıp gitmemin de payı var elbette. Yeni bir sayfa açtığım Ağustos ayının sonundan bu yana büyük bir keyif ve heyecanla yola devam ediyorum. Belki eskisi gibi kopmuş olsaydım 1’nci yılın bir anlamı olmayacaktı ama bugün kendi kendime nice senelere demek keyif ve mutluluk veriyor. Umarım takip edenler de bir nebze olsun keyif alabiliyordur…

Bu arada tatil bir diğer deyişle salonda çalışma bitti. Antrenmanlara başladım. Ve yükselen formumu devam ettirmek için yoğun mesaiye devam… Özellikle Kasımpaşa maçını yazmak için sabırsızlanıyorum… Gün içinde blogda…

18 Eylül 2009 Cuma

Madalya yolu...

Hayat bu! Haftanın her günü iddialı bir maç seyrediyoruz. Futbolu, basketbolu, tenisi seviyoruz, her birinin ayrı güzel maçlarını seyrediyoruz 10 gündür. Daha ne ister insan. Ben kendim ayarlasam maçları, bu kadar güzel bir program çıkartamam herhalde…

Konuyu akşamki basket maçına bağlayacağım. Yunanistan turnuvaya çok hızlı bir giriş yaptı. İlk yazılardan bir tanesinde şu ifadeyi kullanmıştım; “Neyse Hırvatlar Yunanistan’a ezildi… Fark 8 sayı ki 18 hatta 28 olmadıysa Yunanlar’ın son dakikalarda gevşediğine dua etsinler. Yunanlar da Yannakis’in gittiği belli oluyor. Yannakis’i biliyoruz işte, rakibi savunmadan bezdiriyor. Bu açıdan Kazlauskas’ın sihirli değneği her hücumda görülebiliyor.” İlk günlerde hücum patlaması vardı Yunanistan’da. Bu durumda fizik durumlarının da iyi olması yatıyordu. Ancak 6’lı gruplarda biraz tıkanır gibi oldu Komşu… Son iki maçta 70’i göremedi, 80 yürüyerek atan takım.

Gözüme çarpan en önemli eksik şu; kriz anında Spanoulis’in eline bakıyorlar. Ve daha da önemlisi üstün oldukları alanı değerlendiremiyorlar. Yunanistan gibi bir basketbol ekolü büyük hatalara imza atıyor. Örneğin pivotsuz Fransa karşısında Bourousis ve Schortsanitis’i hiç kullanamadılar…

Bugünkü maçta en önemli kozumuz savunma dozajımız olmalı. Hücuma hücum zaten karakterimiz değil fakat Komşu’nun hızlı başlayacağı öngörüsüyle tıpkı Slovenya maçında olduğu gibi bir tuzağa düşebiliriz. Dolayısıyla fazla maceraya girmeden kendi oyunumuzu oynamalıyız düşüncesindeyim. Sert savunma, kıymeti bilinen hücumlar. Şayet her şey yolunda giderse ekstra katkıları zaten kenardan alabiliyoruz. Yalnız dikkat! Her şey iyi giderse ekstra katkı alabiliyoruz. Tersi durumda, Sırbistan ve Slovenya maçlarındaki hale bürünme ihtimalimiz de var maalesef…

Oyuncu performanslarında gözler Hido’da olacak. Bir iki pasaj hariç Orlando’daki halinden eser yok. Özgüvenin sonsuz olması hem onun hem ed bizim için büyük şans elbette ancak bir yerde ekstra katkısına da çok ihtiyacımız var. Yunanistan maçı onun için de bir çıkış noktası olabilir. Zira o da büyük maçları sever…

Yunanistan maçını konuştuk ancak basketbol severin aklı sonraki adımda şimdiden… Bana çeyrek finalden sonrası biraz karanlık geliyor final yolu için… Zira İspanya fena form yakaladı. Neyse önemli olan çeyrek finaldeki ilk basamağı atlamak. Sonrasını yarın yazarız. Ancak şunu eklemek lazım; madalya bu performansın hakkı. “Keşke Slovenya maçında çok sermeseydik” demeyelim sonunda başka bir şey istemiyorum… Zira ilk günden Slovenya maçına kadar performans çok etkileyici… Ancak Slovenya’yı da yenmiş olsak, güllü bahçelerin arasından gidecektik finale. Şimdi dikenlerle dolu patikadan yürüyoruz…