28 Eylül 2009 Pazartesi

La Liga...

Tamam paranız var… İtibarınız, kulüp değeriniz paha biçilemez. Kadronuz yıldızlarla dolu. Biraz olsun uyum sorunu yaşanmaz mı kardeşim… Çatır çatır oynuyorlar arkadaş… Daha önce de bir iki cümle zikretmiştim ama cumartesi gelen üç gollü galibiyet, atılan goller, yardımlaşmalar ve bireysellikten uzak futbol kadroda bu kadar yıldız varken daha bir keyif veriyor insana… Barça geçen yıl rotasyonla şampiyon olmuştu, bu yıl biraz daha fazlasına ihtiyaç duyabilir. Böyle diyoruz sanki puan kaybı yaşamışlar gibi ama Real’e göre düşük tempoda oynuyorlar. Iniesta’yı çok arıyorlar bana göre. O akışkan futbolda aslan payı, beyaz tenli delikanlınındı. O olmayınca top hücumla biraz geç buluşuyor bu da hılı futbolu baltalıyor biraz. Yeri gelmişken; Ibrahimovic de tarihe geçti hafta sonu… İsveçli yıldız, Katalan kulübün tarihinde ilk beş lig maçında da fileleri havalandırarak tarihe geçmeyi başardı. La Liga da son eklemeyi de Villareal’e yapıyorum. Çöküş sürüyor. Dün de La Coruna’ya yenildiler tek golle. Oysa Valverde’yi Espanyol döneminden hatırlıyoruz sempatik bir abimizdi. Ancak Ribery’nin de dediği gibi güzellik maç kazandırmıyor. Bu arada gol sıkıntıları da mevcut. Sanırım Nihat’ı sattıklarına pişmandırlar (!).

Yürüyedur Milan!

Söylentileri çıkması sürpriz değil. Zira sezon öncesinde Galatasaray’ın teklifini kabul etmeden önce Milan’dan da teklif bekliyordu Hollandalı… Takımı yarı yolda bırakır mı bırakmaz mı bu sorunun cevabının kendisi verecek. Milan biraz toparlansa rahatlayacağız ancak; Leonardo da kalıcı gibi gözükmüyor. Dün de Bari ile San Siro’da 0-0 berabere kaldılar… Daha doğrusu bir puanı kurtardılar. Daha da doğrusu Storari aldı tek puanı. Yanlış tercih üstüne yanlışlar vardı San Siro’da… Bir yandan hayırlısı diğer yandan da yürüyedur Milan diyorum. Tüm kalbimle destekliyorum Kırmızı-Siyahlıları… En azından biraz toparlanırlarsa Frank’e salça olmazlar umudundayım…

Galatasaray - Eskişehir: 1-1

Hücum ağırlıklı oynandığından bu yana açık takımların Galatasaray’a karşı zorlanacağını düşünüyordum… Dün de gole kadar ve golden sonra oluşan oyun yapısı çok da yanlış düşünmediğimi gösterdi. Maçı kurtaracak kadar pozisyon buldu Galatasaray. Ancak ne olduysa Es-es’in golü bozdu takımı. 6’da 6 yapmış olmanın güvenini sahaya yansıtamadı Sarı-Kırmızılılar… Ve seri sona erdi ilk puan kaybı umulmadık biçimde Ali Sami Yen’de yaşandı…

Şüphesiz Fenerbahçe’nin son dakika golü moralleri bozmuştur Florya’da ama savruk bir hali vardı Galatasaray’ın dün… Özellikle sol kanatta Uğur’un olması hücumda solun işleyememesine neden oldu. Uğur’un performansı kötü-iyi ayrımından ziyade yerini yadırgaması sorun yarattı. Caner tercihi riskli miydi yoksa Uğur daha mı garanti geldi teknik ekibe bilmiyorum.

İki hücum takımının maçında daha çok gol daha çok pozisyon bekliyordum. Ancak sadece iki gol ve birkaç ciddi pozisyon seyrettik goller haricinde. Özellikle Sarp, Keita ve Baros galibiyet gollerini cömertçe harcadılar. Es-es’te ise Youla daha ilk yarıda beraberlik golünü bulabilirdi.

6’da 6’nın da keyfini çıkaramamıştı Galatasaray, ezeli rakibinin aynı başarıyı göstermesinden ötürü… Şimdi iki puan da geriye düştü ligde. Takımda toparlanması gereken tek şey kriz anında doğru kararların verilmesi. Elbette futbolcular açısından… Teknik ekip yine tırmaladı dün galibiyet için. Bunu yaparken de disiplin ve sistemden taviz vermedi.

Galatasaray potansiyelinden daha az pozisyona giriyor. Bu durumun temelinde ön libero ikilisinin ileri oynayan değil, kesici olan modellerinden kaynaklandığına inanıyorum. Linderoth’un ne zaman döneceği muamma ancak Ayhan’ın bir an evvel takıma girmesi gerekiyor. Zira hücum oynayan takımda iki kesici yaratıcılığı baltalıyor bence… İleri top taşımalarda biraz kısır kalıyor. Hal böyle olunca da Arda kendi yarı sahasının çeyrek dairesine kadar geliyor ve topu tehlikeli alanlara atabilmek için adam eksiltme ve pas organizasyonları kurmak için yoğun çaba harcıyor. Üstüne bir de duran topların peşine gitmesi iyiden iyiye etkiliyor genç oyuncuyu. Ve bu durum gücünü ekonomik kullanamamasına neden oluyor…

Dikkat çekmek istediğim diğer konu da kanatlar Sarı-Kırmızılılar’da… Sağ kanat ne kadar ürkütüyorsa sol kanat o kadar temposuz ve yavan kalıyor. Kewell her ne kadar etkili ve kaliteli bir oyuncu olsa da dribbling ile değil, pas ve ortalarla etkili olan bir oyuncu. Keza Hakan da öyle. Ancak sağ kanatta ise iki adam da rakibini yiyecekmiş gibi geri adım atmadan saldırıyor üzerlerine. Bu da hücumun sağ merkezde kalmasına neden oluyor. Dengeli bir dağılım olmuyor. Bu ne gibi bir sorun yaratıyor peki? Kewell’ın etkisiz olduğu bir maçta dünkü gibi bir pozisyon kısırlığı yaşanıyor maalesef. Sanırım oradaki domine futbolu seyredebilmek için Elano-Kewell ikilisinden birinin yüksek form düzeyine erişmesini beklenecek…

Kaybın bugün için sıralamada çok önemi yok. Sadece takım motivasyonu için biraz etki yapabilir ancak kolay aşılabilecek bir durum. Zira takım halen ligin en iyi ve en kaliteli ekiplerinden biri, halen rakipleri geri adım atmaya zorlayan bir takım ve halen iddası devam eden bir kulüp. Alınacak bir Avrupa, bir de lig galibiyeti tekrar sezon başındaki Galatasaray’ın izlenebileceği intibası kalıyor insanda…

Gençlerbirliği - Trabzonspor: 2-2

Hafta Gençlerbirliği-Trabzonspor karşılaşmasıyla başladı. Ben çok gol olmaz diyordum. Maçta dört gol oldu. Gol sayısında ilk 15’te gelen iki golün büyük payı var.

Kişisel tahmini bir tarafa bırakırsak; erken gol Trabzon’un iştahını kesti… Erken iki ucu keskin bıçak oluyor işte. Takımdan takıma da değişiyor elbette… Trabzonspor için kağıt üzerinde zorlu geçmesi beklenen bir maçtı. Ancak iki gol bulunca; o kadar da zor değilmiş moduna giriverdiler. Karşılaşmanın 2-0’da kalmayacağı belliydi zira Gençlerbirliği aklı başında disiplinden kopmadan makul bir futbol oynadı.

Skoru teknik ekipler belirledi karşılaşmada… Golü asla Sylva’nın üzerine yıkmayacağım. Hatalı değil mi? Hatalı tabi ancak; Broos’un değişiklikleri daha da hatalıydı. Aynı şekilde yerleşim de doğru değildi bana göre.

Ele alacak olursak; ilk absürdlük, Umut’un sağ açık olmasıydı. Golü attırmış olması hiç önemli değil benim için… Umut tercihini şöyle eleştiriyorum; elde Serkan ve Alanzinho gibi iki kanat varken Umut’u oraya tıkmanın anlamı yok! Daha önceki yazılarımda da söylediğim gibi iyi bir hücum silahı olabilir ancak açık oyuncusu sadece hücum oynama lüksüne sahip değildir. Bunu biz nasıl biliyorsak, Doll’de biliyor… Orayı işlediler ilk yarı. Bu nedenle de ikinci yarıya daha etkili bir kanat olan Hurşit ile başladı…

Devre değişiklikleri de çok kötüydü Broos’un… Umut’u ısrarla oyunda tutması mantıksızdı. Zira Umut Gökhan’a nazaran sırtı dönüğü değil, savunma arkası koşuları iyi yapan bir oyuncu. Trabzon skor üstünlüğü elindeyken, ileride biraz top tutup tempoyu düşürse belki üç puanı cebine koyardı. Doll ise oyunu çok iyi okudu. Her değişiklik genel sistem mantığına paralel bir hamleydi. Özellikle golü atan Harbuzi’nin oyundan alınışına ne kadar şaşırdıysak, yerine giren Hurşit’in kanadı dağıtmasıyla teknik ekibi alkışladık. Ve bütün tercihleri doğruydu. Bunu ben değil skor ve oyun söylüyor…

Gençlerbirliği hakkında kısa kısa bir şeyler yazmıştım. Türk teknik adamların oynattığı gibi kasap oynamıyorlar. Kendi işlerini yapıyorlar. Disiplinden kopmuyorlar. Bir dakika bile disiplinden kopmadan, asla kontrolü kaybetmeden istediklerini sergiliyorlar.

Trabzonspor ise tekrar ayağa kalktığını düşündüğü anda bir kez daha krize soktu kendini. Skor üstünlüğünü ele geçirmiş, kendisi için stratejik bir galibiyet alacakken hatalı tercihlerle tekrar soru işaretlerine gömüldü. Kenar ekibi güven veren kuvvetli isimlerden oluşsaydı bugün bu krizden kurtulmaları konusunda daha olumlu konuşurduk fakat; bugün bu kriz daha da büyüyecek gibi duruyor. Zira takım kendine güvenini kaybediyor, saçılan saçma puanlar sonrası…

24 Eylül 2009 Perşembe

"Başımı alıp gittim de ne oldu!"

Son yazısının başlığıydı… Ve bu yazı bir yıl üç gün önce yazıldı… Son kez 21’inde eli kalem tutmuştu. O da vakit kaybetmeden almış kağıdı önüne. El yazısıyla hastalığı anlatmış… İnanmış yeneceğine zatürreeyi… “Bekleyin, kanseri yendim bunu hayli hayli yenerim” diyor son satırlarda…

Sonra üç gün geçiyor aradan… O gün futbol camiasının her daim güler yüzlü, Kazım Kanat’ı ölüme yenik düşüyordu… Gürcan Bilgiç ve Ahmet Çakar ile yaptığı münakaşalar tebessüm ettirdi milyonlara. Şovu severdi, lafını da pek sakınmazdı hani. Her ne olursa olsun dökülmüş saçları sonrası takmaya alıştığı şapkasıyla birlikte son kez meydan okudu ölüme. Biz de güç aldık O’nun sözlerinden, inancından. “Kanserden yırttı, sevdiklerini yalnız bırakmaz” dedik… Ancak ölüm haberi sürpriz oldu herkese… Saygıyla anıyoruz Kazım Kanat’ı… Toprağı bol olsun…

Hafta içini güzel yapan hadiseler...

Çarşamba günü olacak. CL, Avrupa Ligi, Euroleague ve NBA olmayacak. Normalde kabus olur. Anlamsız bir hüzün kaplar içimi hafta içinde TV’de maç keyfi sürememek. Ancak dün maç programını kendi ellerimle hazırlasam bu kadar olurdu herhalde… İnter, Real, Köln maçlarını dön dolaş seyrettim. Ağırlıklı olarak da Rhein Energie’ye takıldım. Bunda Köln’lü arkadaşımın da payı vardı elbette.

Yabancı liglerde seyredilen maçın taraflarından bir tanesi yanınızdaysa ekstra keyif alıyorsunuz. Köln atıyor havalara zıplıyor, gol yiyor sigarasına asılıyor. Beş gol seyrettik. Fırsat bu fırsat dedim kendi kendime Köln hakkında biraz bilgi alayım dedim. Malum Hürth’te oturmuyoruz…

Köln’de Podolski’den ötesi yokmuş! Biz Nouma-Beşiktaş diyorduk ama Podolski’nin durumu Nouma’dan bir adım öndedir dedi. Köln’ün alt yapısından yetiştiğini ve bir anda patladığını biliyoruz Lucas’ın ama filme heyecan katan Bayern macerasıymış. Aslında Köln’den ayrılmak istemiyormuş Podolski. Alt lige düşerken dahi Werder ve Hamburg’un tekliflerini reddetmiş. Sonraki sezon Bundesliga II’da gol kralı olduktan sonra da iyiden iyiye Hoeness’in çekim alanına girmiş. Köln’ün Bundesliga’ya tekrar yükselmesiyle teklifler yine reddedilmiş Podolski tarafından. Üstelik taraftar dahi kariyeri için seçimi ona bırakmışken… Ancak Köln tekrar küme düşünce başka çaresi kalmamış Podolski’nin. Ve Münih yolunu tutmuş.

Buraya kadar bildiğimiz ve yeni öğrendiklerimizle transfer hikayesi böyle. Podolski’nin seyir defterini ilgi çekici hale getiren konu Bayern ve sonrası… Açık alanı daha iyi oynuyor Podolski. Ve o bir forvet. Sol açık değil. Bir ihtimal 4-3-3’ü solunda oynar ama orta sahada etkisiz kalıyor Polonya asıllı genç… Bayern’de kesmesi gereken çok önemli iki oyuncu vardı transfer olduğu dönemde. Klose, Toni ve Pizarro… İki yılında da bu üçlüden ikisiyle mücadele etti ancak olmadı. Ve Bayern’in de kıyağıyla Köln’ün yolunu tuttu tekrar. Köln’ün onu alabilmek için sitesinin ana sayfasını reklam tahtasına çevirerek piksel piksel sattığını biliyoruz. Sonunda film mutlu sonla bitti. Köln’e transfer kesinleştikten sonra konuya yıldız ekleyen Hoeness’in sözleri; “Podolski ne kadar istenen düzeye erişemediyse o kadar da Köln’den kopamaması bugün bu transferin gerçekleşmesine neden oldu. Aklı hep Köln’deydi. Bir türlü bize adapte olamadı.” Transferde gönlü ve kesesi zengin Bayern’in de Köln’e büyük kıyağı söz konusuymuş. Şöyle ki; Köln’den yaklaşık 3 milyon fazla veren Hamburg, Werder bir kez daha amaçlarına ulaşamamış. Köln’ün ödeyeceği 10 milyon da biraz parçalanmış. Örneğin oyuncunun milli takıma seçilmesinin ardından federasyondan gelecek olan 50 bin – 100 bin euro arası para bir buçuk yıl boyunca Bayern’e gidecekmiş. Kalan ücret de taksitlendirilmiş.

Podolski bugün takımın lideri… Hakkını vererek oynuyor. Özellikle araya attığı toplar onun oyununun ne denli olgunlaştığını gösteriyor. Kaptanlık mevzusuna da takıldım. “Neden pazubandı vermediniz” dedim… “Köln her ne kadar Podolski aşığı olsa da karakterli bir kulüptür dedi. Novakovic’ten almaları hoş olmayacaktı. Keza Petit’i de yok sayamazlardı. Aksine Podolski’ye kaptanlık verseydi taraftar bu hareketten hoşlanmayabilirdi” dedi…

Maçı 3-2 Köln kazandı. İki farklı üstünlüğü henüz ilk yarıda elde etmeleri güvenlerini tazeledi. Özellikle hücum hattında yaratıcı pozisyonlar yakaladılar. Podolski’nin önderliğinde Freis ve Ishiaku çok etkili oldu. Orta alanda ise Maniche’nin takıma katılması büyük bir kazanç... Ekstra direnç getiriyor takıma. Chihi’yi ise izleyemedik. İzlediğimiz bir adam vardı ki özlemişiz fark ettim. Mondi’den bahsediyorum. İki etkili kurtarışı var… Bir de imzası. Hava topunda dirseğine müdahale olmamasına rağmen atladı yere… Son bölümdeydi. Bir gözüyle hakemi kesiyor, diğer gözüyle de sağlık görevlilerini.

Diğer iki maçı da yarım yarım seyrettim… Real ve Inter hakkında yorum yazacak kadar NTV kanallarını seyredemedim. Ancak iki cümle eklemekten alıkoyamıyorum kendimi… Real’in sansasyonel transferleri sonrası yine de Barça’nın çok önde olduğunu düşünüyordum. Barça belki yine şampiyon olabilir. Lakin bu Real de ilginç bir takım olmuş. El Madrigal de bir ara top göstermedi Villa’ya. Bunda ev sahibinin formsuz olmasının da payı vardır elbette ama Real’de bazı şeylerin değiştiği aşikar. Hiçbir şey yoksa takıma tekrar bir kazanma iştahı gelmiş. Sonra Ronaldo MANU’daki kadar bireysel oynamıyor. Kaka gerçekten orta sahayı farklı hale getiriyor. Düşünün Marcelo bile görev adamı olmuş. Bir kez bile kaybetmedi yerini. Ronaldo’nun hücumda eli ayağı oldu… Kısacası Barça geçen yıl ki gibi yürüyerek alamayacak şampiyonluğu o belli oldu.

İnter ise ilk 10 olmadan iki farklı skor üstünlüğünü cebine koydu. Sonra meydanı biraz Napoli’ye bıraktılar. Bir ara baskı yer gibi oldular ancak; çabuk toparlandılar. 3’ü de bulunca maçtan sonra nereye takılsak diye bitirdiler maçı… Lige fazla geldikleri kesin. Erken konuşmamalı ama Juve’nin yarışması zor gözüküyor bu takımla…

23 Eylül 2009 Çarşamba

Adam gibi adam...

Gün içinde spor sitelerini de takip ediyorum elbette. Sporx’te onlardan bir tanesi. Volkan’ın zaten beyefendi bir görüntüsü, Ergünvari tavırlarını biliyoruz. Ben gerek Antalya gerekse Galatasaray’dayken karıştığı bir tartışma, yaptığı fevri bir hareket hatırlamıyorum. Sporx’e verdiği röportajla da nasıl bir adam olduğunu ele güne sergilemiş. Röportajın geneli çok güzel. Sonuç olarak Galatasaray’dan gönderilmiş bir oyuncusun. Kulübün içinde yetişip, o kulüpte adam olanların bugün TV’lerde gazetelerde söylediklerini hatırlayın; Volkan’a bir kez daha hakkını teslim edeceksiniz. Ben iki paragraf alıyorum röportajdan. Bakın neler demiş?

Senin yerine CSKA Moskova’dan Caner Erkin transfer edildi…
“Caner çok iyi genç ve yetenekli bir futbolcu. İnşallah Galatasaray’da başarılı olur. Hakan Balta’nın arkasında forma bekleyecek. Caner’e güveniyorum ve transferini gerçekleştirenleri mahçup etmeyeceğini düşünüyorum. Caner’in Galatasaray’da uzun yılar görev yapacağına inanıyorum.”

Peki Galatasaray’a bir kırgınlığın var mı?
“Yok. Çünkü beni, Volkan Yaman yapan Galatasaray oldu. Galatasaray çok büyük bir camia, orada çok güzel iki yılım geçti ve şampiyonluk yaşadım. Galatasaray’ın bende çok özel bir yeri var.”

Bir zamanlar İlic vardı...

YN: Dün İlic ile ilgili FD de bir şeyler yazmış... Ama blogger sorunundan ötürü FD'ye girememiştim. Çalmış gibi olmuş ama yazdığım gibi oradaki haberin farkında değildim. Yetmediği gibi görsel de aynı. Nereden aklına geldi diyeceksiniz... Bir siteye üye girişi yaparken aklıma geldi İlic... Şifremi 'sasa' yapımışım. Oradan aklıma gelmiş, unutmadan bir iki cümle karalamak istemiştim. Ama FD benden önce yazmış. Her ne kadar yazılarda konu farklı olsa da özür dilemeli... Kusura bakma Fırat... 24/09/09 - 11.30

Sasa Ilic… İmza attığı günden itibaren çok büyük sempatim vardı bu adama. Her maçı onun kazandırmasını isterdim. Eş-dost sohbetlerinde çokça savundum Ilic’i… Tek top ve ön sezisi dünyada az oyuncu var bence. Belki abartıyorum ancak daha top gelmeden ne yapacağına karar veriyordu. Sezona başlangıcı ve Beşiktaş performansı unutulmaz. Belki daha da fazla iş yapabilirdi. Yabancı kontenjanına takılmasaydı iyi bir alternatifti. Bunun yanında Türkiye’deki esas sıkıntısı geldiği dönemde taraftar Hagi’sini arıyordu. Bu baskının altında kaldı maalesef. Geçen yıl ve bu yıl bence takımın en büyük kozlarından bir tanesi olurdu. Hiçbir zaman mevkisinin ilk akla gelen ismi olmadı eyvallah ama bu kadar da düşük profil oynadığı oyunun hakkı değildi. Sanırım yükselememesinin temelinde de biraz şaşalı bir adam olmaması yatıyor… Son olarak Larisa’ya kiralanmıştı… Salzburg’a geri döndü. Dönmesine döndü de yedi maçın sadece bir tanesinde 61 dakika oynadı… Yaş da 32’ye dayandı. Artık emeklilik ikramiyesi tadında bir transfer yapar herhalde. Ötesi zor…

Yakıştı...

Eurobasket yazmışken; İspanya ve takımım Slovenya’yı da atlayamam… İspanyollar’ın milat maçı bizim maçtır. Sonrasında kendilerine geldiler. Buna benzer bir ifadeyi Slovenlerle oynamadan önce yazmıştım. Büyük takımlar bir anda ayağa kalkıyor, süpürüyorlar önüne geleni diye… Öyle oldu. İspanyollar, ilk tur sonrası çok düşük profil çizmişti. Ancak turnuva takımı olmak böyle bir şey. Hele ki İspanya iseniz… İlk etapta ne kadar düşük viteste oynarsanız oynayın, en kötü çeyrek final sonrası gaza bassanız, işi bitiyorsunuz. Bir de altınızda kaliteli bir otomobil varsa. İspanyollar gerektiği yerde coştu. Çeyrek final sonrası bırakın dişe diş maçı, 0-0 hariç rakibini yanına bile yaklaştırmadı. Turnuvanın büyük favorisiydi. Sonra işin içine bir de ‘ilk’ mevzusu girince, vitesi 5’e taktılar… Kupa da son 5 performansın ve hedeflenen yolun bir hak edilmişliğiydi bana göre…

Slovenlere gelince. Smodis’i seyredemedik ya ona yanıyorum. Büyük fark yaratır, final yolu açardı. Ancak olmadı. Toplam 6.5 dakika oynadı. İlk günden itibaren oynadıkları istikrarlı oyun onlara kürsüyü getirmeliydi ama Sırbistan maçını yoktan var eden, varken yok eden Jagodnik yüzünden 4’üncü oldular. İşi tek oyuncunun sırtına yüklemek doğru değil belki ama o da çok savurdu uzatmada. Koçu ne kadar güvendiyse Jagodnik o kadar yanlış tercih yaptı. Oysa maçın son anında o getirmişti uzatmayı takımına. İspanya’yı o kadar yıpranmışken zaten yenmesi beklenmeyebilirdi bir yerde ama yazdığım gibi bir kürsü derecesi yakışırdı… Olmadı…

Turnuva keyfiyle, heyecanıyla, sonuçlarıyla bitti… Artık NBA başlayana dek figüranlarla takılacağız. Zaten CL’de başladı. Galatasaray da iyi gidiyor. Çok da yokluğu hissetmeyeceğiz gibi…

EB 09'un ardından...

Avrupa Basketbol Şampiyonası biteli çok oldu. Tekrar defter açamayacağım… Ancak son yazımda bu takım madalyayı hak etti demiştim. Çeyrek final ve Slovenya maçı maalesef bu sonu hazırladı bize. Vitesi 5’e takmış İspanya’dan kurtulmak zaten zordu ama 8’incilik de başarılmış bir sonuç değil mevcut takım için. Aksine başarısızlık. Tanjevic’e göre Kerem’in olmayışı bu sonuçta etkiliydi ancak turnuva sonrası bu demeçlerden nefret ediyorum. Görünen o ki Tanjevic de bize uyum sağlamış.

Çoğu kişi Yunanistan maçı sonrasını saymıyor. Aksine ben o maçlara dikkat ediyorum. Fransa’dan öyle bir farkı son iki çeyrekte yemenin mantık çerçevesinde bir açıklaması olmalı. 20 sayıdan gelip 18 sayı fark atmak ne kadar Fransızlar’ın başarısıysa o kadar bizim başarısızlığımız. Keza Ruslar’dan da 23 sayı fark yemek kolay meziyet değil. Sakın ola yorgun geyiğine girilmesin. Biz ne kadar oynadıysak onlar da oynadı. 2-3 saatin farkı 23 olmaz!

İlerleyen turnuvalarda daha iyi olur muyuz emin değilim. Ancak bu takımda bırakın Kerem’in yokluğunu varlığında dahi olması gereken Kaya yoksa; halen Memo üzerinden fakir fukara edebiyatı yapılıyorsa fazla konuşmamak lazım. Bizim takımın en büyük kozu rakiple mücadele ve savunma. Hücumla fazla işimiz yok. Doğrudur yanlıştır, bize düşmez elbet. Ama bu takımın en büyük eksikliği pota altında skor üretebilecek bir opsiyonunun olmaması. O bölgeyi domine edecek adamımız yok! Ermal, Kaya, Memo… Hangisi doğru isim onu da bilmiyorum. Dikkat çekmek istediğim diğer konu da şu ki son iki maçta çekilen teslim bayrağı başta gösterilen performansa hiç yakışmadı. Umarım iyi başlayıp kötü bitirdiğimiz son turnuva olur bu… Zira 2010 var önümüzde, bir hayal kırıklığı daha yaşamayalım artık…

Maçın Yorumu...

Maçın yorumu Yılmaz Hoca’dan…

“İlk golü yediğimizde Ali Güneş sakatlanmış, yeni oyuncumuz sahaya girmek için kenarda hazırdı. Ancak hocamız Ali’yi oyundan çıkarmadı. Oysa oyundan çıkması için top oyun dışına çıkmıştı, değişiklik yapılabilirdi. Belki değişikliği yapmış olsak golü yemeyecektik.”

Bence de Yılmaz Hoca… Hoca Ali’yi önce penaltı pozisyonunda sonra son adamken oyundan çıkarmadı. Oysa gerekli şartlar da sağlanmıştı…

Kasımpaşa - Galatasaray: 1-3

Daum’un Fenerbahçe’sinin son senesiydi. Galatasaray’ın son haftada şampiyonluğu kazandığı yıl. İşte o sezon Fenerbahçe Süper Lig’deki çoğu maçında mağlup durumda bile olsa şu intibayı bırakıyordu insanda; “Fenerbahçe bu maçı alır!” Galatasaray’dan buna benzer bir örneği 96-00 arası vermek mümkün… İşte bugünkü Galatasaray’da da bu özellik göze çarpıyor. Takım geride bile olsa maçı kazanacağının sinyalini veriyor. Buna kazanma alışkanlığı deniyor. Bu açıdan Rijkaard’ın takıma kazandırdığı en büyük nitelik bu…

Kasımpaşa maçı 8’inci dakikada biterdi. Hiç uzatmaya gerek yok! Hakemi art niyetli olarak görmüyorum. Zira maça düşünceli çıkan bir hakem öyle bir pozisyonu es geçmez. Net olan pozisyonları verir, fakat ince çalışır. Şikede de mevzu budur. Yedi farkın sekiz farkın atıldığı maçta şike olması; rakip takımın ısırmadan oynadığı ve iki farklı skorla sona eren maçtaki şike olma ihtimalinden daha azdır nazarımda… Gel gelelim o pozisyonu da İlker Meral’in süzememiş olması da bir fecaattir ayrı…

Maç sekizde biterdi dedik. Ancak bana kalırsa 45’te bitti. Takımın üzerindeki ölü toprağını atması için cesur iki karar alında devrede. Takımın son günlerde skor yükünü çeken iki oyuncu kenara geldi. Elano ve Baros… Oyuna Nonda ve Keita girdi. Keita’nın farkı yorulan rakip karşısında x2 olarak daha net göze çarpıyor. İlk yarıda asisti yapan ve bindirmeleriyle sol kanadı tehdit eden Sancak, 2’nci devrede futboldan soğudu… Nonda’ya gelince fazla söze gerek yok! Futbolu çok ama çok iyi biliyor. Baros’tan çok daha iyi biliyor. Peki Nonda neden 11’de oynamıyor. Çünkü Baros, kağıt üzerined oynanan sisteme cuk oturan bir adam. Aklı fikri rakip kalede olan, savunmayı koşularıyla zorlayan, driblinglerle etkili olabilen süratli ve fuleli bir oyuncu. Nonda ise kapanan savunmaların ilacı… Mesela Pana maçında çok iş yapamayabilirdi Nonda; ancak Kasımpaşa’ya hat-trick yapabilir. Keza; Ankara’da fark yaratabilir.

Takımın geneline gelince… Leo Franco sanırım Mondi’den sonra kaledeki güven sorununu ortadan kaldırmayı başardı. Sabri’nin sinirleri kim tarafından alındı bilmiyorum ancak başarılı bir operasyon olduğu net. İnsanın şu Sabri’yi sevesi geliyor, o derece… Elano halen göze batıyor. Ne zaman bu fizik uçurumu ortadan kalkacak o zaman her şey daha güzel olacak diye inanası geliyor insanın. Sarp bildiğimiz gibi. Her maçı ekmek parası gibi oynuyor. Emre Aşık şarap gibi maşallah… Yaşlandıkça çıtayı yükseltiyor… Aklıma düşenler bunlar!

Kasımpaşa’ya gelince. Haddini bilerek oynamak diye bir tabir var bizim futbolda… Asla katılmıyorum. Ancak Kasımpaşa da biraz yüksekten uçuyor. 26’da golü bulan ve henüz puanı olmayan, fiziksel açıdan da oldukça yetersiz olan bir takım o dakikadan sonra tempoyu aynı düzeyde tutarsa, Pazartesi günü olduğu gibi 60’dan sonra oyundan düşüyor. Had konusuna burada dikkat çekmek istiyorum. Golü attıktan sonra tempoyu daha da artırmadan, aksine oyunu yavaşlatarak devam etselerdi en azından kondisyonları bir ihtimal 75’i görebilirdi. Elbette onlar da 2’yi bulup rahatlamak istediler. Ancak rakip Galatasaray olunca cezayı kesti…

6’da 6 yapmak en büyük rakibiniz aynı seviyeye eriştiğinden büyük keyif vermiyor olabilir. Ancak kalan gruptan kopmak elbette büyük önem taşıyor. Haftaya içeride oynayacak olan Galatasaray’ın 7’nci galibiyeti alması ise işin çılgınlık boyutuna gideceğinin bir göstergesi olur ki Sarı-Kırmızılı taraftar da çok özledi sirküle edilen bir lig performansını…

Nice senelere...

Tatil günlerinde PC’ye elden geldiği kadar dokunmuyorum. Bu nedendendir ki hafta sonu blogda hareket olmuyor… Ancak bu kez tatil matil, 1’nci yıl münasebetiyle bir iki post gireyim dedim. Fakat bu kez de eğlencenin, alemin ve 70’liğin keyifli sohbetine, damaktaki sihirli tadına bıraktık kendimizi…

Ne zaman 1 yıl oldu farkında değilim. Bunda sürekli dükkanı bırakıp gitmemin de payı var elbette. Yeni bir sayfa açtığım Ağustos ayının sonundan bu yana büyük bir keyif ve heyecanla yola devam ediyorum. Belki eskisi gibi kopmuş olsaydım 1’nci yılın bir anlamı olmayacaktı ama bugün kendi kendime nice senelere demek keyif ve mutluluk veriyor. Umarım takip edenler de bir nebze olsun keyif alabiliyordur…

Bu arada tatil bir diğer deyişle salonda çalışma bitti. Antrenmanlara başladım. Ve yükselen formumu devam ettirmek için yoğun mesaiye devam… Özellikle Kasımpaşa maçını yazmak için sabırsızlanıyorum… Gün içinde blogda…

18 Eylül 2009 Cuma

Madalya yolu...

Hayat bu! Haftanın her günü iddialı bir maç seyrediyoruz. Futbolu, basketbolu, tenisi seviyoruz, her birinin ayrı güzel maçlarını seyrediyoruz 10 gündür. Daha ne ister insan. Ben kendim ayarlasam maçları, bu kadar güzel bir program çıkartamam herhalde…

Konuyu akşamki basket maçına bağlayacağım. Yunanistan turnuvaya çok hızlı bir giriş yaptı. İlk yazılardan bir tanesinde şu ifadeyi kullanmıştım; “Neyse Hırvatlar Yunanistan’a ezildi… Fark 8 sayı ki 18 hatta 28 olmadıysa Yunanlar’ın son dakikalarda gevşediğine dua etsinler. Yunanlar da Yannakis’in gittiği belli oluyor. Yannakis’i biliyoruz işte, rakibi savunmadan bezdiriyor. Bu açıdan Kazlauskas’ın sihirli değneği her hücumda görülebiliyor.” İlk günlerde hücum patlaması vardı Yunanistan’da. Bu durumda fizik durumlarının da iyi olması yatıyordu. Ancak 6’lı gruplarda biraz tıkanır gibi oldu Komşu… Son iki maçta 70’i göremedi, 80 yürüyerek atan takım.

Gözüme çarpan en önemli eksik şu; kriz anında Spanoulis’in eline bakıyorlar. Ve daha da önemlisi üstün oldukları alanı değerlendiremiyorlar. Yunanistan gibi bir basketbol ekolü büyük hatalara imza atıyor. Örneğin pivotsuz Fransa karşısında Bourousis ve Schortsanitis’i hiç kullanamadılar…

Bugünkü maçta en önemli kozumuz savunma dozajımız olmalı. Hücuma hücum zaten karakterimiz değil fakat Komşu’nun hızlı başlayacağı öngörüsüyle tıpkı Slovenya maçında olduğu gibi bir tuzağa düşebiliriz. Dolayısıyla fazla maceraya girmeden kendi oyunumuzu oynamalıyız düşüncesindeyim. Sert savunma, kıymeti bilinen hücumlar. Şayet her şey yolunda giderse ekstra katkıları zaten kenardan alabiliyoruz. Yalnız dikkat! Her şey iyi giderse ekstra katkı alabiliyoruz. Tersi durumda, Sırbistan ve Slovenya maçlarındaki hale bürünme ihtimalimiz de var maalesef…

Oyuncu performanslarında gözler Hido’da olacak. Bir iki pasaj hariç Orlando’daki halinden eser yok. Özgüvenin sonsuz olması hem onun hem ed bizim için büyük şans elbette ancak bir yerde ekstra katkısına da çok ihtiyacımız var. Yunanistan maçı onun için de bir çıkış noktası olabilir. Zira o da büyük maçları sever…

Yunanistan maçını konuştuk ancak basketbol severin aklı sonraki adımda şimdiden… Bana çeyrek finalden sonrası biraz karanlık geliyor final yolu için… Zira İspanya fena form yakaladı. Neyse önemli olan çeyrek finaldeki ilk basamağı atlamak. Sonrasını yarın yazarız. Ancak şunu eklemek lazım; madalya bu performansın hakkı. “Keşke Slovenya maçında çok sermeseydik” demeyelim sonunda başka bir şey istemiyorum… Zira ilk günden Slovenya maçına kadar performans çok etkileyici… Ancak Slovenya’yı da yenmiş olsak, güllü bahçelerin arasından gidecektik finale. Şimdi dikenlerle dolu patikadan yürüyoruz…

Panathinaikos - Galatasaray: 1-3

Yardımlaşma, pozisyon zenginliği, domine etmediğin bir maçı 2 farkla kazanmak, kadro derinliği… Güzeldi. Esas güzel olan 3’üncü söylediğim. Elbette bu takım ilerleyen haftalarda topa daha çok sahip olarak, oyunu rakip sahaya yıkacak, bugün olduğu gibi farklı skorlar yakalayacak. Ancak an itibarıyla düşük viteste oynuyor. Bireysel yeteneği yüksek olan oyuncular, farkı yaratıyor. İşte güzel olan bu. Sahada çok da iyi oynamamasına rağmen farkı 3’e çıkartabiliyor bu takım. Bu durum da takımın havasının hiç bozulmamasını, oyuncuların daha bir iştahlı olmasını sağlıyor.

Dünkü maçta erken gol maçın tüm zorluğunu çözdü. Rijkaard’ın en sevdiği olay da bu zaten. İlk 15 dakikada gol bulmak. İlk amacı bu o kesin… Sonrasında çok da açık vermeden, makul bir futbolla gol aramaya devam ediyor takım (bkz. Ankaraspor maçı). Erken gelen golden sonra ilk golün hemen ardından fark yakalanabilirdi. Şu anda hatırladığım 3 net pozisyon var. Son dönemde tartışılmaya başlanan Baros’un son günlerdeki performansı etkileyici. Goldeki servisi ve topu önüne alışı imzası…

Elano enteresan bir adam. Olmadık anda olmadık bir yere pas çıkartabiliyor. Rastgele olmadığı kesin… İstediği adamı kramponun 2’nci bağcığına indiriveriyor topu… Takımın kısa paslara rakip yarı sahaya inildiği bir sistemde ciddi fark yaratıyor… Arda ile beraber yüksek tempoda seyretmek en büyük zevk olacak Sarı-Kırmızılı taraftar için. Buna bir de Keita ve Baros’un yüksek performansta olduğu bir dönemi düşünecek olursak bu durum taraftar için ne kadar sevindirici olursa; rakip için de o kadar ürkütücü olacak.

Mehmet ve Sarp ikilisinin orası için ideal olmadığını ilk kez bu satırlarda okumuyorsunuz… İdeal ikili olamamalarının baş sebebi ise henüz vasat seviyeye bile erişemeyen Topal’ın payı büyük. Sarp’ın şapkadan tavşan çıkarmasını elbette beklemiyoruz ki onu da yapıyor ilk haftalar itibarıyla; ancak Topal’ın takıma topla çıkma yeteneği katamaması ön liberonun çıkışlarda etkisiz olmasına neden oluyor. Oysa delici bir Ayhan veya sağlıklı bir Linderoth ile o bölgenin de keyfi yerine gelebilir…

Emre Aşık her türlü saygıyı hak ediyor… Yaşına rağmen gerçekte performans etkileyici… Emre’nin en önemli özelliği hava toplarıydı gençken… Buna bugünlerde bir de savuma organizasyonundaki lider rolü ve önsezisi eklendi. Hamle yeteneği hep vardı ama timing sorunu vardı. Artık yok! Yıllardır kaliteli stoperle oynamanın faydası olmalı bu. Bir de ne zaman kenardan gelse hazır kıta… Bu da savunmanın rotasyon kalitesini iki kat artırıyor…

Hakan Balta… Topal ile birlikte sezonun tartışmasız en büyük hayal kırıklığı… Geçen yıl nerede bıraktı, bu yıl nasıl devam ediyor… Arada fark değil uçurum var… Nasıl oldu da bu denli bir fizik düşüş yaşadı, nasıl oldu da bu kadar pozisyon hatası yapan bir adam oldu hangi ara vasatın altına indi anlamak mümkün değil. Üzücü olanı bu formu devam ederse formadan, Milli Takım’dan uzaklaşacak. Profesyonelliğine laf yok ama bu haliyle sol bekte oynayamaz. Sağ kanadımız koridor oluyor son maçlarda.

Galatasaray’da vizyon yükseldi. Bunda transferler ve Rijkaard’ın tartışmasız bir payı var. Takım hedefler konusunda bilinçli ve gerektiği gibi davranıyor. Pana deplasmanında alınan sonuç bunun bir göstergesi…

Ligde de 6’da 6 yapacağı muhtemel Sarı-Kırmızılılar’ın. Hatta içerdeki Eskişehir maçında bile puan kaybı sürpriz olacak. Bu kazanmaya alışkın takım bir müddet gidecek. Ve o müddet de takımın sezon sonu performansı için oldukça önemli bir miras yaratacak düşüncesindeyim…

17 Eylül 2009 Perşembe

Türkiye - Slovenya: 67-69

-Sabah haberleri girerken 'word' dosyaları karıştırmışım. Herkesten özür dilerim.-

Altılı gruplarda sona kalan rakip Slovenya oldu. İlk 2’nin garanti olduğu ortamda maça anlam yükleyen ise Fransa-İspanya eşleşmesiydi… Maça Slovenya bu bilinçle başladı ve birden vitesi artırdı. Biz ise rotasyonun cılkını çıkartmış normalde biri 3’üncü tur, diğeri iki guardla oynadığımız dönemde 2’nci tur opsiyonumuz olan oyuncularımızla maça başlamıştık.

Slovenler’e maçı kazandıran ilk dönemde attıkları isabetli şutlardı. Çoğu dış şutun girmesi ve sonrasında dış şutta ısrar etmeden Lorbek ve Brezec’i devrede tutma çabaları korkunç bir güven ve fark getirdi. Bir ara 19’a çıkan farkın erimesi zor diyordum kendime ancak bizim cengaverler bir kez daha şaşırttı herkesi. Bu Milli Takım’ın en önemli özelliği bu zaten. Ne olursa olsun, sahada kim oynarsa oynasın maçtan kopmuyor…

Son hücum… Pozisyon ile ilgili sanırım kasıtlı bir dış şut atıldı. Zira maçın uzatmaya gitmesi iki ucu sivri bıçak gibiydi. İyi hücum eden, topu çeviren bir takıma karşı bir 5 dakika daha savunma yapmak ne kadar zorsa, vidaları sıkmış, her şutu el üstü atarak hücum etmek de bir o kadar zordu. Zor olan bir şey daha var ki o da son şutun 3 sayı olarak mı 2 sayı olarak mı değerlendirileceği… Sanırım çeyrek final maçı ve zorlu eşleşme düşünülerek ya herro ya merro’ya uzandı olay… En uygun pozisyon yanlış adamla oynandı bana kalırsa. Ersan bu takımın en isabetli şutörüydü. Ayrıca Hidayet de tercih edilebilirdi ki Engin’in bir karış yanında o da bomboştu. Girse her şey daha güzel olacaktı. Biz konan final hedefine Kırmızı Başlıklı Kız misali çiçek böcek içinden gidecektik. Tek tehlike karşımıza bir kurt çıkması olacaktı. Şimdi ise mevzu Gladyatör’e döndü. Ancak bizim coğrafya zoru seviyor… Belki böylesi daha mı iyi oldu diyorum kendi kendime…

Çeyrek final maçları bugün başlıyor. Rusya Sırbistan ile Fransa İspanya ile oynayacak. Biz ise yarın 19.15’te çıkacağız sahaya. Komşu ile oynayacağız. Zevkli ve çok çekişmeli bir maç olacağı kesin. Bugünkü maçlarla ilgili kısaca yorumlar gün içerisinde bu satırlarda olacak.

Dünün ardından...

Gruplarda ilk maçlar sona erdi. Çarşamba gecesi oynanan maçların skorları yukarıda. Ama çoğu yanıltıcı denebilir. Açacak olursak;

Lyon maçı 1-0 bitti. Ama Lyon neleri kaçırdı, Frey neleri kurtardı anlat anlat bitmez. Tabi bunda Fiorentina’nın erken 10 kişi kalmasının da etkisi tartışılmaz. Tartışılmayacak olan bir diğer konu da Lyon’da Puel’in kendi istediği kadroyu sonunda oluşturduğu ve yıkım yılının ardından Lyon’un tekrar kendine geldiği. Çok iştahlılar. Eski görünümlerini tekrar kazandılar. Daha önceleri ligde fırtına Avrupa’da tatlı bir esintiydiler, bu yıl bir çıkış yapabilirler. Oyun yapıları ve oyuncu kaliteleri bu düşünceyi destekliyor.

Liverpool da tek farklı kazananlardan. Ancak şu kadarını söyleyeyim 8-0’lık maçta bile bu kadar pozisyon üretememişlerdi. Platini’nin CL’ye hediye ettiği alt klasman takımlardan Debrecen yatsın kalksın Liverpool’un beceriksiz forvetlerine dua etsin. Akıl almaz bir fark olabilirdi…

Dynamo Kyiv maçında gollerin son 20 dakikada gelmesi ev sahibinin zorlandığı düşüncesini doğurabilir. Ben Fenerbahçe’nin şampiyonluğu kaçırdığı bir Rize maçı hatırlıyorum İstanbul’da oynanan ve 1-1 sona eren. Daum’un Fenerbahçe’si sadece son 10 dakikada skoru 4-1 yapabilirdi. Ancak hem kaleci hem de şanssızlık puan kaybına neden oldu. Dynamo maçı da öyle. Rubin frikik golüyle öne geçti ama o güneşe kar dayanmazdı… Bu arada frikik golünü Dominguez attı, dikkat diyorum bu adama. Genç ve yetenekli bir arkadaş ve çok teknik. Rusya’da da bir iki maça tesadüf geldim, kendini belli ediyor. Dynamo’da Sheva oynadı ama daha zamana ihtiyaç var gibi… Bir iki pozisyonu acemice harcadı.

En dikkatimi çekenler bunlardı. Kalan maçlar arasında Arsenal son 10 dakikada galibiyeti kopardı. Vermaelen’e çok sallayan vardı ama adam hücumda da savunmada da Wenger’in yüzünü kara çıkartmıyor. Ancak Gunners maçı formda forvetleriyle kazandı o ayrı… Bugün de Avrupa Ligi heyecanı başlıyor. Hayat bu işte arkadaş… Bir yanda Eurobasket, diğer yanda CL olmadı Avrupa Ligi…

Inter - Barcelona: 0-0

Bir tarafta Slovenya-Türkiye maçı, diğer tarafta Inter-Barcelona… İki maç arasında gider gelirim dedim ama CL’deki büyük maç ağır bastı. Guiseppe Meazza’da maç temposuz başladı denebilir. Bu Mourinho’nun istediği bir şeydi şüphesiz. Ancak ne zaman Dani, Muntari’yi işlemeye başladı, o andan itibaren yüzde 64 ile topa sahip olan Barca, sıkıştığı anda topu sağa aktardı. Bu da Inter’in çekingen oynamasına neden oldu.

Ibra ile başlamak istiyorum. Ertem Şener’in deyimiyle, ‘Sıcak coğrafyanın soğuk adamı’ (hoş İskandinav yarım adası nasıl oluyor da sıcak coğrafya oluyor onu da anlamadım) bu takımın, bu sistemin oyuncusu değil… Her maçta daha bir gün yüzüne çıkıyor bu durum. Belki sezon içerisinde etkileyici bir istatistiğe erişebilir ama oyun Barça’nın oyun sistemine uymadığı açık bence. Bir de kardeşim bir adam hiç mi hırslı olmaz? Sıfır. Öyle bir görüntüsü var ki “dünya umurumda değil” diyor her haliyle. Şayet Barca Ibra gibi bir forvet alacağına ve o kadar para dökeceğine, Eto’o’dan böylesine bedavadan vazgeçeceğine Henry’yi de ortada kullanabilir, etkili bir açık forvet alabilirdi. Bir şey değil Eto’o’nun futboluyla bu adamın futbolu arasında daha da önemlisi futbol tutkusu açısından büyük fark var. Ibra hep böyleydi diyeceksiniz ancak yine de bu mutsuzluğunun ve etkisizliğinin temelinde Messi’nin yıldız ve ilk opsiyon olmasından rahatsız olduğu da düşünülebilir.

Maçı kazanmak için pozisyonları Barça buldu… İlk yarının son yarım diliminde sağ kanattan iyi işlediler. İkinci yarıda ise Xavi’nin önderliğinde göbekten gelmeye çalıştılar ve kısmen sol kanadı tercih ettiler. Lucio’nun takıma kalite ve direnç kazandırdığı görülüyor… Dün de ters ayakta da yakalansa da rakibin arkasında kalsa da her seferinde kritik müdahaleler yaptı. Bu transferin Samuel’e de iyi geldiği açık. Tandemde iyi bir ikili yakaladı Inter.

Sağ kanadı işlediler dedik. Bu durumun baş aktörü Muntari idi. Yine Ertem Şener’den çalıyorum ifadeyi, “Mourinho’nun sert oğlanı” paspas oldu maç boyunca. Bırakın takıma sertlik katmayı, her pozisyonda Alves’e eskort yaptı. Bu arada Alves ile karşılaştırılan Maicon karşısında savunma yapmayan bir Henry olmasına rağmen ortalıkta gözükmedi maç boyunca. Savunmada sağlam ancak kalite düzeyi bir vites yüksek olan takımlara karşı biraz silik olabiliyor…

Mourinho çok gergindi. Bir ara Eto’o’ya yapılan faulde oyuncusunu motive edişi vardı ki maçın fotoğrafını verdi gazetecilere... Eto’o ise takımının yüzde 40’larla topa sahip olduğu bir maçta koşuları ve savunmaya baskısıyla yapabileceğini yaptı. Sonuç olarak grubun iki favorisi yenişemedi… Bu skorla liderlik avantajı da Barça’ya geçti. Bu hesabı çevirecek adam da Mourinho ki iyi bilir bu işleri…

16 Eylül 2009 Çarşamba

Hesaplaşma...

Program yukarıdaki gibi. Gözler Milano’da olacak o kesin. Yaklaşık olarak aynı saate denk gelen 12 Dev Adam’ın gruplardaki son maçı akıl çelecek ancak, bu maç da kaçmaz ki arkadaş… Bir tarafta Barcelona ile Mourinho hesabı, diğer yanda Eto’o Barça hesabı, başka bir tarafta İbra İnter hesabı, öteki yanda İbra – Mourinho hesabı… Bu kadar hesaplaşmanın olduğu bir maçta neler olur neler. İnsanın ağzının suyu akıyor. Bu kadar yazdık bir de naçizane bir tahminde bulunalım; Barcelona kazanır, Ibra ve Messi kesin gol atar. Eto’o Barca savunmasında yalnız kalır. Balotelli kırmızı görebilir…

Erk...

Erk… Adama kendini şaşırtabilen bir durum… Elinize geçtiğinde Melih Göçek gibi de olabilirsiniz, Süleyman Seba gibi de… Ankaraspor-Ankaragücü ilişkisini daha önce blogda işlemiştik birkaç kez. Sonunda karar dün açıklandı ve karar doğrultusunda Ankaraspor’un küme düşürülmesine karar verildi. Şaşırmadım doğrusu. Zira buna benzer bir karar bekleniyordu zaten. Esas şaşırtıcı olacak şey Tahkim Kurulu’nun kararı onaması olacaktır. Futbolun içine ısrarla siyasi gücünü sokmak isteyen Gökçek, eğer Tahkim Kurulu’ndan da istediği sonucu alamazsa madden pek bir şey kaybetmeyecek. Kaybedeceği şey, gururu (!) ve prestiji olacak. Yani en azından futbolda her şeyin bir bedeli olmadığını görecek…

Rekabetçi yapıya ve Türk futboluna tecavüzdü Ankara’da olanlar… İşte bizim oğlan eli biraz kuvvetlendi mi haddini böyle aşıyor. Cemal Aydın, Cengiz Topel ve Melih Gökçek bir toplantı yaptı önceki günlerde… Başkanlığı Ahmet Gökçek’e vermişlerdi. Oğullardan en uygunu olarak Jr. Gökçek’i bulmuşlardı. Aynı toplantıda da Ankaraspor’un perde arkasına itilmesine, kadrodaki seçkin oyuncuların da Ankaragücü’ne verilmesi konusunda anlaşılmıştı…

Ne oldu? Tüm bunlar gerçekleşti. Bir gecede kaptanından yıldızına dört adam Ankara’nın Sarı-Lacivertli ekibine transfer oldu. Ahmet Gökçek de başkan oldu. O günlerde iki takımın özellikle de kendi arasındaki maçların soru işareti olduğunu yazmıştım. Keza durumu iyi olan takımın düşme hattındaki kardeşine çokça yardımcı olacağını öngörmüştüm. Yalnız değildik elbette. TFF’nin bu işe el atmaısna sevinmiştim. Zira meydan boş değil arkadaş. Biri kalkıp da Ankaragücü’nün 100’ünü yılını bahane edip Oğlu’na araba alır gibi kulüp başkanlığı ayarlayamaz. Oğlu’nun gönlü hoş olsun diye Ankaraspor’da para kazanan, top oynayan adamların önünü kesemezler. Az da olsa o kulübü destekleyenlere bunu yapamazlar. Yaparlarsa da böyle duvara çarparlar.

Tahkim kararını beklemekte elbette fayda var; fakat bu ceza bile bugün Gökçek ve ahalisine hissettirdikleriyle beni mutlu ediyor. Cahil cesaretiydi, sonucu hak etmişlerdi. Senaryoyu sonraki günlerde şekillenen haliyle tekrar yazacağım. Ve dört gözle futbola pislik karıştıran adamların disiplin cezalarıyla futboldan uzaklaşmalarının sağlanmasını ümit edeceğim…

İlk günün ardından...

Heyecanla beklediğimiz CL’de ilk maçlar dün oynandı. Göze ilk çarpan Apoel sürprizi. Atletico geçen yıl çok tırmalamıştı CL için… Ancak Pana maçı kadar iştahlı değillerdi. Apoel’in duvarını aşamadılar. Kalan maçlarda kendilerini toplamaları muhtemel… Real geçen yılın üzerine büyük bir çizik atmış. Artık yeni yılda yeni hedeflerine daha bir ısrarla koşuyorlar. Hücum hatları tecrübe, yetenek ve bitiricilik açısından çok çok büyük bir tehlike rakip takımlar için. Özellikle de teslim olan takımlara karşı buna benzer skorlar gelecektir yıl içinde. Ayrıca Ronaldo ve Kaka’nın etkileyici başlangıcı da heyecanlandırıyor herkesi… Fransa’da emektar forvet işbaşındaydı. Inzaghi iki tane attı. Her şartta saygıyı hak ediyor bu adam. Grafite geçen yıl nerede bıraktıysa oradan devam ediyor. Beklenen bir durumdu, piyasasını artırıyor. Önümüzdeki yıl iyi bir transfer peşinde. Bana kalırsa BJK’nın en büyük rakibidir Bundesliga’nın son şampiyonu… Bayern 2’nci yarıda açıldı. Müller çok ciddi bir potansiyel taşıyor. Gol yollarında adını çokça duyacağız daha… Fırsatçı, hızlı ve yetenekli. Daha ne olsun diyor insan. Bordeaux da eksik Juve’den puanı son çeyrekte aldı. Iaquinta Sarı-Kırmız formayla görmek istediğim bir numaralı forvet. Hem hava hakimiyeti, hem servisleri hem de bitiriciliğiyle İtalyanlar’ın Toni’nin düşen formundan sonra veteran adamlarından biri olacaktır Milli Takım’da…

Bugün de kalan dört grupta sekiz maç var… Spotlar Guiseppe Meazza’da olacak şüphesiz. Mourinho’nun en sevdiği maçlar. Şayet klasik İtalyan takımı maçına dönmezse seyir zevki harika bir maç çıkar ortaya. Şükür ki Guardiola’nın rotasyon yapamayacağı bir maç. Yıldızları bir arada seyredebileceğiz. Diğer favori maçlarım da Lyon-Fiorentina ile Stuttgart-Rangers… İyi ki varsın CL…

Beşiktaş - Manchester United: 0-1

Rakip büyük takım olunca; Türk futbolseverinde uçurum bir futbol ve farklı skor beklentisi doğuyor ister istemez… Oysa hafta sonu oynanacak olan City maçı, United’ın aklını çelmiş gibi geldi… Oyunun hiçbir anında Manchester olduklarını hissettiremediler. Bunda Ernst’in de büyük bir payı vardı… Şampiyonlar Ligi’nde oynamış oyuncu, Milli Takım’da oynamış oyuncu dolayısıyla kaliteli oluyor, Ernst gibi üst düzey oynuyor dünyanın en iyi takımlarından birine karşı. Sonuç olarak 3-0 çok üzmezdi belki ama 1-0’lık skor can sıkıcı. Hele bir de 76’da yendiyse…

Denizli Ekrem’i nazire yaparcasına yine ortada oynattı. Bu tercih yine Beşiktaş’ın geride karşılayan sert yapısını olumsuz etkiledi. Naçizane, Ekrem yerine Uğur’da ısrar etse ortaya istikrarlı ve mevkinin asıl oyuncusunu kazanmış olacağı fikrini taşıyorum.

Yukarıda da yazdığım üzere Beşiktaş, tahmin edilenden daha dirençli bir futbol koydu ortaya. Ancak insan merak ediyor işte! Şu hücum hattını Galatasaray maçında düşünse her şey daha güzel olmaz mıydı BJK camiası için. Tek forvetin yanına kenarlardan iki adam getiriyorsanız, o bölgenin adamı Nobre’dir, kötü ihtimalle de Bobo.

Manchster, fazla ter yapmadı. Sanırım bu durumda City büyüsünün de etkisi var. Maçın 60’ından sonra sahaya daha iyi yayılan, kanatları kullanmayı tekrar hatırlayan, oyuncu değişiklikleriyle hücum hattını kalabalıklaştıran bir United gördük. Temposu düşük futbolun bir Sir taktiği olduğuna inanıyorum dolayısıyla. Beşiktaş açısından da Serdar’ın muhakkak suretle futboluna bitiriciliği ve doğru karar verme yetisini eklemesi gerekiyor. Yoksa adam eksiltmenin tek başına yarattığı bir espri yok! Dün de çok tırmaladı iki kanatta da ancak bal yapmayan arı misali topu tehlikeli bölgeye sokmakta biraz yetersiz kalıyor.

Beşiktaş galibiyeti düşündü mü ondan da emin değilim aslında. Sanki rolanti, düşük tempolu futbol da onların istediği bir şeydi. Oyuncuların bireysel patlamaları haricinde oyunu kendi yarı sahasında oynayan ve hazırlık paslarıyla rakip kaleye yaklaşmaya çalışan bir takım görüntüsündeydi Siyah-Beyazlılar… Buna United’ın hücum hattında Valencia’nın fuleli futbolunu saymazsak etkisiz oluşunun da etkisi vardı fazlasıyla…

Skora ve futbola bakınca 1 puan alınabilirdi görüşü hâkim herkeste. Hakikaten de 70-80 aralığında durumu 0-0’da koruyarak, 1 gol atmak belki bir galibiyet bile getirebilirdi Beşiktaş’a. Zira bu umudu taraftarlarına hissettirmeyi başardı. Ancak bir anlık dalgınlık anında golü yediler. Adamlara boşu boşuna Şeytan demiyorlar. Ummadığın bir anda ön libero kale sahasında bitiyor, golü atıveriyor…

Grubun diğer maçı Wolfsburg’un galibiyetiyle tamamlandı… Almanya’da hızlı, golü düşünen bir ekip bekliyor BJK’yı… CSKA ise nispeten zayıf halka görüntüsünde. İnönü deplasmanında o taraftarla Kara-Kartal’ın 6 puan çıkartamaması sürpriz olur. Böylece Denizli’nin hesabına göre geriye 1 puan kalır (ki bana 7 puan yetmez gibi geliyor) ki o 1 puan da Rusya’dan alınabilir…

United maçındaki futbol Denizli’ye tekrar bir kredi açılımıdır. Şimdi biraz daha kuvvetlenmesi için ligde de bir galibiyet alması gerekiyor. Denizli sever böyle ortamları. Geriden gelmek hoşuna gider. Ancak bu yıl ilk kez şahit olduğum bir zihniyeti var. Galatasaray maçı sonrası uzatılan mikrofona: “Hedeflediğimiz puan kaybından 4 puan daha fazla yaptık” dedi… İlk kez duydum böyle bir ifadeyi Denizli’den. Şayet yine tahminciliğe soyunma çabasındaysa işi eskisinden çok daha zor olacak bu yıl…

15 Eylül 2009 Salı

Ben bugüne kadar güzelliğin maç kazandırdığını görmedim!

video
Şu adama bir yerlerde rastladıkça kahrediyorum yapılan hatalara… Tamam, yönetim o hatayı yapmasaydı bugün yine Galatasaray formasıyla seyredemeyecektik ancak; çok temiz bir para kazanacaktık. Adam nispet yapar gibi gitti bir de dünya transfer piyasasının ilk beşinde yer aldı… Özhan Canaydın gördükçe kalbi sıkışıyordur herhalde.

Nike’ın ‘Farkı sen yarat’ reklamları son dönemde TV’lerde dönmeye başladı. Ribery’nin oynadığı bir harika… Sözler ve seslendirme çok iyi. ‘Babam ve Oğlum’dan ötürü’ Fikret abimizi nerede görsek içimiz cız ediyor zaten… Reklam filmine de ses süper olmuş…

Türkiye - Sırbistan: 69-64

İspanya maçı sonrası yazdığım yazının girişinde skorlardan ve gelinen noktalardan çok 12 Dev Adam’ın basketbolundan bahsetmiştim… İşte o yazı sonrası neler söylemek istediğim dünkü maçta uygulamalı bir biçimde izleyiciye sunuldu…

Tekrar olacak ancak yazmaktan zevk alıyorum. Dev Adamlar’ın bu turnuvada koydukları müthiş performans sadece oyuncularımızın formu veya yetenekleriyle alakalı değil. Takım olarak ortaya koyduğu ve oyunun her anında her pozisyonunda gösterdiği gayret ve özveri… Çok turnuva seyrettik bugüne kadar. Bir çok üst düzey takımla oynadık. Ancak çoğunda boynumuz bükük ayrıldık sahadan. Artık olmuyor işte. Örneğin diğer takımların aksine bir çok yıldızını turnuvaya getiren İspanya, maçı her an kaybedeceğini hissediyor. Bir basketbol ekolü Sırplar, momentum ellerine geçtiği anda bile maçı kazanabilecek düzeye gelemiyor. Ve daha da önemlisi Milli Takımımız fark veya oyundaki durum ne olursa olsun maçtan kopmuyor… Özellikle de savunmasında bir an olsun ciddiyetini kaybetmiyor. Dün neydi yahu! Normal sürenin son şutunda Sırplar’da top kime geldiyse pas atacak birini aradı. Uzatmada sayı yemedik. Bundan ötesi de yok!

Yukarıda yazdıklarımın her biri takımlar için çok önemli dinamikler. Ancak bir arada uygulandığı zaman başarılı ve üst düzey takım oluyorsunuz. Bu açıdan biz de artık rakipler nezdinde üst düzey bir takımız. Neden daha önce değildik. Çünkü daha önceki başarılarımızda yukarıda sadığım bileşenler net olarak yoktu takım kimyasında. Oysa şu anda alınan hiçbir başarı şans eseri olarak değerlendirilmeyecektir.

Artık ilk 2 garanti. Tanjevic Slovenya maçında rotasyona gidecektir düşüncesindeyim. Zira basit bir hesapla dünkü Hido’nun dinlenmeye ihtiyacı var. Sonra takıma harika katkılarda bulunan Ömer ve Kerem’i de kısıtlı sürelerle parkede tutmak iyi olacaktır.

Ve Ersan… Ayrı bir paragraf açıyorum çünkü 2006 Gençler Şampiyonası hala aklımda. Dünya Kupası’nın öncesinde İzmir’de yapılan şampiyonada, Ponkrashov, Datome, Kalnietis gibi oyuncularla O da öne çıkmıştı… Yeteneklerini inkâr etmeden kendini geliştirmeye devam ediyor. O turnuvadaki oyunculardan bugün bir tek Ersan takımının ilk opsiyonu…

Artık saklamıyoruz arkadaş. Ne kadar Türkiye ise o kadar Slovenya benim için… Dünkü maçta yine güle oynaya kazandılar. Ev sahibi karşısında farkı açtılar, sonra da inzivaya çekildiler. Ne zaman Polonya geldi o zaman gaza bastılar… Bilhassa Erazem Lorbek’in bir 2’nci yarı performansı var ki bir ara eline bizi verseler bizi de potaya sokacaktı rakip ellerin üzerinden…

Slovenya maçı öncesi neler olacağını bilmiyoruz. Rotasyon diyoruz ancak; karşı grupta da iştah kabartıcı bir Almaya var. Zira Almanya’nın 4’üncü olması demek, maçın iki taraf için de ekmek parasına dönüşmesi demek. Bir de rotasyon iyi bir şeydir ama bir yerde de risklidir bence. Bu maça kadar kaybetmemiş bir Türkiye’nin Slovenya karşısında alacağı kötü bir mağlubiyet biraz can sıkıcı ve moral bozucu olabilir. Ancak Hırvatistan 4’üncülüğe çıkarsa bazen çok da şey etmemek lazım diyerek yine de oyuncuların hafif nefes almaları ve en azından kısıtlı dakikalarla oynamalarının bize çeyrek finalde bir avantaj getireceği düşüncesindeyim.

Kelimelerin tükendiği an!

Beşiktaş derbisinde tribüne gidemeyip, takım da 3-0 yapınca dedim ki “Hafta sonu Kasımpaşa maçına giderim.” Halt etmişim. Sabah ofise geldim, “Şöyle bir bilet fiyatlarına bakayım da sonra kalmaz falan sıkıntı yaşamayayım” dedim. Şok oldum. Bilet 120 TL... İnanmıyorsanız, yukarıdaki görsele tıklayıverin... Bunun adına soygun denir, şerefsizlik denir, saygısızlık denir her şey denir de bir tane olumlu ifade kullanılmaz. Şu biletin fiyatını belirleyen mahluklar, hangi şartlar altında bu rakamları çıkarmış, çok merak ediyorum. Ve tek dileğim, tek isteğim, tek hayalim var… O paradan o biletlerin alınmayarak, ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaları…’ İnşallah o statta 100 kişiye oynarlar yetmez bir de hezimete uğrarlar… Ayrıca ligden de düşerler inşallah. Acımasızca geliyor değil mi bu ifadeler! İşte o bilet fiyatları da acımasızlığın bir örneği. O yüzden hiç ama hiç umurumda değil.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Arkayı 5'leyelim!

İspanya maçı 16.45’te olunca biz de City-Arsenal maçını feda ettik 12 Dev Adam’a… İyi ki de etmişiz… Zorluyorum hafızamı fakat hatırlayamıyorum. Neyi mi? Böylesine üst düzey bir takıma karşı kendi oyunumuzu kabul ettirmemizi… Rakibin en büyük kozunu savunma silahı ve taktik yapımızla etkisiz hale getirtmemizi… Oyuncularımızın egolarından arınarak tam bir takım oyuncusu olmasını… Bu özelliklerin hepsine farklı dönemlerde rastladık. Ancak bir arada seyredemedik. İşte bu açıdan Eurobasket turnuvasındaki Türkiye, bugün yaptıkları, yarın içinse hissettirdikleriyle tüm herkese heyecan veriyor.

3’te 3 yapmak sürpriz bir sonuç değildi. Zira kabul etmek gerekir ki grubumuzun kuvvetli takımı bizdik. Ancak galibiyete ihtiyacı olan İspanya’ya karşı maç boyunca oyundan kopmadan, geri düştüğünde nefesini rakibin ensesinde hissettiren, öne geçtiğindeyse stres altına girmeden basketbolunu oynayan Milli Takım hem 4’üncü galibiyetini aldı hem de final kapısının ulaşılamaz bir yerde olmadığını gösterdi. Bu açıdan gelecek planları için önemli bir maçtı İspanya ve son saniyedeki savunma pozisyonumuz dahil kusursuza yakın bir performansla karşılaşmada galip ayrılmayı başardık.

Önümüzde Sırbistan ve Slovenya maçları var. Bugün 22.00’da Sırbistan ile karşılaşacağız. Balkan basketbolunun karakterini yansıtan Sırplar’a karşı yapacağımız en önemli iş dış şutlarda ritim bulmalarını engellemek olacaktır. Sırplar’ın kadrosuna bakacak olursak, söylemeye gerek yok Tepic’e dikkat etmek lazım. Her ne kadar bir yıldız parıltısından uzak da olsa attığı şutun kıymetini bilen bir adam. Gerektiği yerde gerektiği şekilde hiç çekinmeden şutu kaldırıyor. Ve bu özelliği genç yaştaki bir oyuncuda seyretmek büyük bir keyif veriyor şahsım adına… Krstic ne olursa olsun takımın ihtiyacı olan tecrübe eksikliğini kapatıyor ve hareketli oyunuyla skor yüküne de omuz atabiliyor. Son olarak da Teodosic’e bir parantez açmak lazım. Gerek seri basketbolu gerekse tehditkâr dış şutu (her ne kadar bu turnuvada ritim tutturamasa da çizgi dışından yüzdeli oynayan bir oyuncudur) göz ardı edilirse çok can yakar… Sırplar karşısında mevcut form durumu ne kadar bizden yanaysa bench seviyesi de o kadar bizim lehimize. Özellikle maçı ilk 5’ler rotasyona gittiğinde kopartabiliriz düşüncesindeyim…

Slovenya’ya sempati duyduğumu daha önce de yazdım. Son maçımızı onlarla oynayacağız. Ve tahminen İspanya gibi hatta zorluk seviyesi daha zorlu bir rakip bulacağız karşımızda. Henüz mağlubiyet almamış olmamız, bizi bir adım öne taşıyor. Bu açıdan Slovenya maçına da bu avantajla çıkmamız kaybettiğimiz bir maçtan sonra bile liderlik fırsatı doğurabilir. Kısaca Sırbistan maçı hedeflerimizi düşünecek olursak, en az İspanya maçı kadar kritik nazarımda. 12 Dev Adam’a güveniyoruz… İspanya’yı yendikten sonra Türk sendromuna yakalanmazlarsa (Dünya Şampiyonu’nu yendik, Sırplar’ı mı yenemeyeceğiz) Sırplar’ı da yener, her şey daha bir güzelleşir…

"Bizi sevenleri üzmeyelim baba"

Cumartesi günü maça giden ve yolu GS Store’lara düşen taraftarlar Metin Oktay Özel Ürünleriyle karşılaştı. ‘Ölümsüz Kaptan’ Metin Oktay’ın ölüm yıldönümüydü. Ve Galatasaray yönetimi özel Galatasaray ürünleriyle Kaptan’ını unutmadı. Özellikle atkıda yazan ve kendisinin İzmirspor’a transferinin gündemde olduğu bir dönemde Galatasaray’ad kalacağını bu sözlerle ifade ettiği; “Bizi sevenleri üzmeyelim baba” ifadesine yer vermesi, tüyleri diken diken ediyor…

Bravo!

Futbol hangi ara bu acımasızlığa erişti bilmiyorum. Ancak baktığınız zaman son iki yılda kasıtlı kırılan üç-dört pozisyonu anımsayabiliyoruz. En yakın olay Witsel-Wasilewski… Topa yatarak gelen adama tabanla giriyorsan, hiç iyi niyet, özürden falan bahsetmeyeceksin. Mustafa’nın yaptıklarında abartı yok… Bana göre… Can havliyle hırsın ve korkunun verdiği bir tepki. Konunun satırlara taşınmasını sağlayan ise Sarp’ın maç sonu açıklamaları. Büyük olgunlukla yapılmış, samimi bir açıklamaydı. Saha içindeki çizgisinde büyük düşüş yaşanmazsa Servet gibi o da sonradan takıma katılmasına rağmen sembol olabilir. İşte o sözler…

Tabata’nın pozisyonunda bir tartışmanız oldu. Yaşananları anlatabilir misin?
Maç bitti. Maç içerisindeki düşüncelerimizle maç sonu düşüncelerimiz farklı oluyor. Maç bitmiş amacım Tabata’yı karalamak değil. Fakat pozisyonda Tabata’nın samimiyetine inanmıyorum. Tabata benzer pozisyonlarda bu hareketleri yapan bir oyuncu. Neyse ki pozisyonda ayağım sabit değildi, kırılabilirdi. Verdiğim tepkilerin hoş olmadığının ben de farkındayım. Ancak can havliyle yaptığım bir hareketti. Süper Lig’de ve 2’nci ligde birçok maça çıktım. Buna benzer tavırlarım hiç olmamıştır. Ancak bu pozisyonda anlık bir tepkiydi. Yine de bana yakışmadığının farkındayım. Her ne olursa olsun, Tabata başta olmak üzere tüm futbol camiasından özür dilerim.

Galatasaray - Beşiktaş: 3-0

Maçtan sonra herkes Denizli’yi konuşuyor. Ve eminim bunu da kendi istedi. Yoksa sezonun ilk başında sakatlıktan çıkar çıkmaz üstelik bir derbi maçında forma vermesinin, (çok yerde okumuşsunuzdur) bir anda Ekrem’i kadroya sokmasının, Nihat’ı iki sert stoperin arasına sokmasının ve halen Yusuf’tan bir sol açık yaratma çabalarının mantıklı bir açıklaması yok!

Denizli’nin 2’nci seneleri… İstikrarsızlık konusunda Denizli’den istikrarlısı yok! Temelinde neler yatıyor emin değilim ancak tahminen kendine fazla güvenin ve kazanılmış kredin payı olmalı. Herkes “Ama yenebilirdi” diyor Beşiktaş için. Gerçekten de yenebilirdi Siyah-Beyazlılar. Bilhassa 45-65 arası var ki o zenginlik ve oyun dinamikleri göz önüne alındığında galip gelebileceği söz konusu olabilirdi. Ancak bu düşüncede göz ardı edilen bir konu var. Oyuncu tercihleri doğru olsaydı, belki bugünkü maç yazısında Beşiktaş’ın galibiyetini inceliyor olacaktır. Bu açıdan Denizli takımı iyi oynamış bile olsa an itibarıyla derbide 3-0 mağlup olan takımın teknik direktörü… Ve daha da önemlisi mağlubiyette hedef adam…

Puan farkı 9… Basın toplantısında Denizli’nin Galatasaray’ı yenecekleri varsayımı biraz popülist oldu. Zira Beşiktaş sezon başından bu yana oynadığı futbolla hiç de şampiyonluk yarışında yer alabilecek gibi gözükmüyor. Bunda bir çok etken var. Şampiyon olan takım için ertesi sezon her şey daha zordur bir yerde. Zira rakipleriniz bu unvanı almak için sizden daha hırslı olurlar. Sizin üstünüzde başarının tekrarı için bir baskı oluşur… Bana göre şampiyon olan takım yazdığım bu sıkıntılarla baş başa kalabilirler. İşte bunların üstesinden önceki yıl kazanılan şampiyonluğun maddi getirisi bu handikapları aşmak için kullanılır. Zira geçtiğimiz yıl elde edilen gelirleri ve bu yıl CL’den gelen parayı göz önüne aldığımızda Beşiktaş’ın doru hamleler yapamadığını ve daha da kötüsü haftalar ilerledikçe bir baskı altına girdiklerini gözlemleyebiliyoruz. Oysa kadro kalitesi gayet iyi olan takıma doğru yerlere doğru transferler yapılsaydı ve bu isimler biraz da celebrity olsaydı bugün Beşiktaş Fenerbahçe ve Galatasaray gibi ligi forse ediyor olabilirdi. Demek istediğim Kara kartal, transferde de rakiplerinin üstünlüğüne karşı hamle yapamadı. Ve büyük fedakarlıklarla transfer edilen oyuncuların hepsi sorgulanır hale geldi…

Maça dönecek olursak; Galatasaray’ın bu kadar kötü oynamasında orta alanda topla çıkışlarda Arda’nın perde arkasında kalması büyük etken. Cumartesi günü gördük ki Arda kötü olunca, takım dikine ve kısa paslarla rakip kaleye gidişlerde sıkıntı yaşıyor. Bu açıdan Ayhan ve Linderoth’un takıma dönmesi Arda’nın da sırtındaki yükü hafifletecektir. Ve bu da Sarı-Kırmızılılar’ın hücum gücünü en az bir kat daha artıracaktır. Kötü oyunun bir diğer sebebi de ön liberolar… Mehmet Topal’ın bugünkü hali bıraktığı yerle alakası olmayan bir seviyede. Kaptığı toplarla, yaptığı çıkışlarla ne kadar etkili olduysa bugün bunlar yapmayarak üstelik sakil pas hatalarıyla kötü damgası yemek durumunda kalıyor. Sarp’a ağzımı açmam, taş olurum. Hem saha içinde hem de saha dışında bence mükemmel bir adam. Maç sonu söyledikleri çok hoşuma gittiği için ona bir post ayıracağım. Ancak şunu belirtmek lazım ki Sarp, takıma sadece futbol açısından katkı yapmıyor. Yaşının ve tecrübesinin getirdiği dinamiklerle arkadaşlarını ve taraftarı ateşleyebiliyor, takıma direnç kazandırabiliyor. Bu açıdan Servet gibi onun da takıma katkısı sadece performansla kısıtlı değil, aşıladıkları güven faktörü de önemli bir katkı…

Teknik ekipler arasındaki uçurum maç içinde de kendini gösterdi… Rijkaard ve ekibi oyunu mükemmel okuyor ve kusursuz hamleler yapıyor. Bunları yaparken de yıldız oyuncu ayrımı yapmıyor. Bilinçli bir taraftarın bundan ala bir isteği olmaz. Aksayan Arda’nın oyundan alınması Ali Sami Yen’de alınması gereken zor bir karardı. Fakat sapına kadar doğruydu. 2’nci gole kadar baskı yiyen taraf Galatasaray’dı. Bunu gören teknik ekip, ileride top tutmayı amaçlayarak, Nonda’yı ısındırıyordu ki Baros’un golü geldi. Sonrasında yapılan Barış değişikliğindeyse Keita’nın çıkış kararıysa 3’üncü goldeki kombinasyona bakacak olursak yerindeydi. Zira ileride top tutmayı hedefleyen takım Kewell ile oynamalıydı, öyle oldu…

Beşiktaş cephesinde Denizli’nin yaptığı en bariz hata Rüştü tercihiydi. Tecrübeli kaleci de hocasının yüzünü kara çıkarmadı. Yaptığı hatalarla bu tercihin hatalı olduğunu hem futbolseverlerin hem de hocasının gözüne soktu. Maçın kırılma anları var ki bunlardan biri ilk gol diğeri 2’nci gol. Ve ikisinde de Rüştü başrolde… Fakat Rüştü’yü de suçlamak doğru değil. Yataktan çıktı 11’e girdi. Formayı verenlerin hatasıydı… Serdar ise kendinin de söylediği gibi çok beceriksizdi. Son vuruşlarda biraz etkili olsaydı, gerçekten Sarı-Kırmızılılar için tablo bu kadar güzel olmayabilirdi. Beşiktaş'a dönecek olursak, Tello’nun oynamaması Elano’nun oynadığı bir ortamda açıklanması zor bir durum… Zira ikisi de aynı sahada ter döktüler. Brezilya Şili ile oynadı. Üstelik Tello forma giymedi. Elano ise iki maçta toplam 80 dakikanın üzerinde bir oyun koydu ortaya. Yazdığım üzere Elano oynadıysa, Tello da oynayabilirdi. Keza Denizli’nin Yusuf tercihinde de hatalı olduğunu her topta Sabri ve Keita ile baş başa kalan İsmail’in halinden çıkartabiliriz. Bu arada Sabri demişken, tartışmaya gerek yok maçın yıldızıydı. Hem futboluyla hem de sağ-sol ile uğraşmayarak, taraftarın hayal ettiği Sabri’yi izlettirdi maç boyunca…

Dokuz puanlık fark elbette kapanabilir. Fakat farkı sadece sayısal olarak düşünmemeli. Bu sene Fenerbahçe de Galatasaray da geçen yıl ki başarısızlıklarını örtmek için büyük özveriyle oynuyor. Beşiktaş’ın işi daha 5’inci haftada olmamıza rağmen zor diyebiliyorsak bunun sebebi bu yıl Trabzon ve Sivas ile değil Fenerbahçe ve Galatasaray ile yarışıyor oluşu… Maç sonunu yine Rıdvan Dilmen ile bağlamak istiyorum…

“Seni şampiyon yapan takımın yarısı yedek kulübesinde. Sanırım Denizli o arkadaşları çok sevdi yanından ayırmıyor. Aman çocuklar siz benim yanımda oturun diyor. Oyuncu tercihlerinde hatalı seçimler yapabilirsiniz. Ancak yanlış oyuncuyu yanlış mevkide oynatmaya BJK teknik direktörü olarak hakkınız yok. Mustafa Hoca kusura bakmasın ama ben bu maçın analizini yapamam. Zira futbolun doğruları bunlar değil…”

11 Eylül 2009 Cuma

Çok üzülüyorum bu çocuğa…

Konunun öncesine inmeye gerek yok! Kokain, Chelsea, Juventus… Sonrası da malum… Chelsea CAS’a gitmiş ve oyuncu aleyhine 17.2 milyon euro’luk bir tazminata karar vermişti. Herkesin bildiği üzere de kendisi FIFA’ya bir mektup yazıp, bu parayı ödeyemeyeceğini belirtmişti. Kardeşim yıllık reklam dahil neredeyse 4 milyon euro’nun üzerinde bir para kazanıyor. Chelsea’ye transfer olduğundan bu yana yukarıdaki rakamlara yakın ücretler alıyor. Kardeşim sen bu kadar zamanda hiç mi para tutmadın. Tamam 17 milyonun olmaz ama 7 çıkar, 10 çıkar… Sürekli ez, sürekli ez nereye kadar… Artık ne yapacağını kendi bilir. Parayı ezerken güzeldi… Ama yine de insanın içi cız ediyor. 17 milyon euro… Yazmak kolay, söylemek çok basit. Ama Bond çantada verirken adamın içi cız eder, evlat acısı gibi oturur… Neyse, Abramovich zengin adam, yapar belki bir güzellik…

10 Eylül 2009 Perşembe

Ayıp be kardeşim...

1.50… Neresinden bakarsanız bakın ayıptır Galatasaray’a oynayacak bahis severe… Ya tüm dünya bu işi bilmiyor, ya da bizimkiler… Galatasaray bu kadar favori mi bilmiyorum… Tamam formdalar, gol atmakta sıkıntı çekmiyorlar, kendi sahalarındalar ama rakip de Beşiktaş yahu… Ne olursa olsun bir derbi bu… 1.50, İddaa’nın dayatıldığı Türk bahis severine büyük kazıktır, bunu biliyorum. Bir kez daha fark ettim ki ben bu oyunu bu yüzden oynamıyorum. Galatasaraylı olmasam beddua yazar, BJK’nin kazanmasıyla birlikte İddaa’nın büyük para kaybetmesini isterdim ama bir kendini bilmezler ordusu yüzünden Sarı-Kırmızı’yı karşıma almam arkadaş…

Kan değişimi...

Patron olmak böyle bir şey işte… İstediğin adamı getirip istediğin adamı gönderebiliyorsun. İstediğin anda… Paraya bakıyor o kadar. CSKA bugün Zico’yu gönderdi, Ramos’u getirdi takımın başına…

Fenerbahçe’den sonra baş aşağı giden bir kariyeri vardı Brezilyalı’nın. Avrupa’da elde ettiği bir lig şampiyonluğu ve CL çeyrek finali iyi bir takımda iyi bir kontrat getirmemiş; Özbekistan’a gitmişti Zico. Sonrasında kendini tekrar kanıtlayabileceği, Avrupa sahnesine tekrar döneceğini düşünüyordum. Hani kötü takım da değildi CSKA… Her ne kadar iyi oyuncuları başka takımlara transfer olsa da Rusya’da CSKA yani. İyi tesisleri olan, ciddi bir bütçesi olan, Şampiyonlar Ligi’nde oynayacak olan bir takımdan bahsediyoruz. Kalburun üstü kısacası… Zico tekrar CL’de boy gösterme şansı bulamadan görevden alındı. Neden olan lig performansıydı ve yönetim pek de haksız sayılmazdı… 20 maçta 33 puan… 10 hafta kala liderin 10 puan gerisinde bir takım. Temmuz ayından itibaren zaten istim üzerindeydi Zico… En azından sitelere düşen haberler böyle söylüyordu. Ligin oynanan son haftasında Rostov gibi vasat kere vasat bir takıma yenildiler. Özetlere bakacak olursak elle tutulacak pozisyonları yok! Bunun yanında kupadan da alt lig takımı Ural’a yenilmiş olmaları Brezilyalı’nın bugünkü duruma gelmesinde büyük rol oynadı…

Sonuç olarak biraz da CL’yi düşünerek teknik patronda değişime gitti CSKA… Zico ile yolları ayıran Rus patronlar takımın başına bol sıfırlı bir kontratla Ramos’u getirdi. Ramos Tottenham’a geldiğinde yapılan transferlerin de etkisiyle büyük beklenti vardı Londra ekibinde. Ada’da dibe vurdu Ramos… Sonra bir müddet evde takıldı ve sonra ummadığı bir anda kendini Barnebeu’nun kulübesinde buluverdi… Real Madrid ile imkansızı kovaladı, 3 ay… Olmadı… Sezon sonunda da Perez’in makasını yedi. Galacticos’un başına yakışmadığından dolayı gönderildiği söylendi…

Artık CSKA’da görev yapacak… CL’ye geri dönmek onu çok heyecanlandırmış olmalıdır. Peki bu değişiklik Beşiktaş’ı nasıl etkiler? Bence olumsuz etkiler. Zira bu adam biliyor Avrupa Kupası mevzusunu. Gerisini zamanla göreceğiz…

Bosna Hersek - Türkiye: 1-1

Basketbol maçını Slovenya’ya kurban ettik ama uzatmalarda maç kopunca hemen Bosna’ya geçiş yaptım elbette… Tüm hayaller çime gömüldü dün gece… Bu kadar kötü olabileceğimizi tahmin etmiyordum. Golü erken bulmak da yaramamış olabilir. Zira bu kadar sıkı geçmesi beklenen bir maçın başında gol bulmak takımı biraz rahatlatmış olabilir. Ancak devamını getiremedik. Ve Ersun Yanal’ın maç boyunca dilinden düşürmediği 10 dakikalık geriye yaslanmamız hakikaten de sonumuzu getirdi…

Golü yedikten sonra bir türlü toparlanamadık. Bunda Terim’in tribüne gönderilmesinin ne kadar payı vardır bilmiyorum. 26’ncı dakikada yenilen bir golü elbette mantıklı bir futbol ile çıkartabilirdik ancak biz şuursuz bir futbol oynadık kabul etmeli… Anlamsızca koptuk maçtan… Oyuncularımızdan hiç biri adapte olamadı maça… Zira biz halı sahada bile takımı topla çıkartan arkadaşlarımızı riske girmeyin diye 50 kez uyarıyoruz. Sadece çıkışlardaki etkisizliğiyle değil, kaybettiği topun arkasından koşmaması da maçın içinde olmamasının bir göstergesiydi. Sadece Emre değil, ilk yarıda Arda da oldukça etkisizdi… Semih de kayboldu. Keza Önder, Hakan etkisizdi… İlk yarı gol de olmasa çöptü kısacası…

Dünkü yazıda, hücum olarak iyi bir takımız demiştim. Gerçekten de baktığınızda etkili bir ileri ucumuz var. Ancak her şey sahaya yansıttığınız kadarıyla… Yokları oynadılar dün… Sercan’ın 11’de olması gerektiğini 2’nci yarı oyuna girince anladık. Muazzam bir hareket ve renk getiriyor. Arda’yı solda kullanmak da kötü bir tercihti bana göre. Zira Tuncay’ı kanattan getirerek Arda’yı sezon başından bu yana alıştığı ve olumlu katkı sağladığı mevkiye çekmek daha kaliteli bir hücum yapısı ortaya çıkarabilirdi.

İkinci yarıda yapılan değişimler başarılı değil, çok başarılıydı… Risk alacak takımlara ders diye okutmak lazım. Bana göre muazzamdı. 3’lü savunma, kenarlarda iki hızlı ve ofansif bek… Bir tek Emre uymadı bu yapıya. Onun yerine delici olmayan, çoğunlukla orta sahanın kendi diliminde bekleyen ve en önemlisi oyun kurucunun topu almak için kendi yarı sahasına gelmesini önleyen bir adam olsa daha iyi olurdu. İlk aklıma gelen Mehmet Topal…

Bu ofansif düşünce ne yazık ki skora sirayet edemedi. Pozisyonlar yakalasak da golü bulamadık. Özellikle Gökhan Gönül normalde gözleri kapalıyken yapabildiği işleri dün sahaya yansıtamadı. Tuncay bir yerden sonra yoruldu. Tıpkı Emre gibi… Semih ve Sercan ise bence Milli Takım’ın ideal ikilisi olabilecek kapasitede.

Sözün özü matematiksel olarak şansımızın devam etmesi Bosna’nın beceriksizliğinden kaynaklanıyor. Ancak artık umut tacirliği yapmanın anlamı yok! Artık 2010’u evde seyredeceğiz. Sizce de hak etmedik mi? Bence sapına kadar…

Slovenya - İspanya: 84-90

Boşa konuşmuyoruz burada… Kaçmasın bu maç dedik. Aynı saatte Türkiye’nin maçının olmasından dolayı yazık oldu ama ben yine de Slovenya maçını tercih ettim. İyi de yapmışım.

İspanya’nın galibiyete Slovenya’dan daha çok ihtiyacı vardı. Bu durum 3 çeyrek boyunca net biçimde görüldü. Keza Smodis’i de fazla riske etmedi Slovenya… Fakat Jagodnik, Lorbek ve özellikle ilk çeyrekte Brezec oldukça değerli bir katkı sağladı takıma. Son çeyreğe girilirken 15 sayı geriden geldi Slovenler. Üst üste 3 top kazanarak maçın içinde kalmayı başardılar. Ve 12-0’lık seriyle İspanyollar’ı ummadıkları bir baskı altına soktular. Son saniyelere kadar maçı kovalamaları karakteristik özelliklerinden bir tanesiydi. Ve özellikle Dragic-Lakovic guard ikilisi Rubio’yu basketboldan soğuttu. Genç guard şayet Navarro abisi olmasaydı dağılır giderdi. Her neyse son ana kadar taktik faullerle kafa kafaya gitti maç… Ve 1.56 kala biri Gasol’ün eli olmak üzere üç el üzerinden aldığı hcum ribaunduyla topu potaya gönderdi Lorbek… Ve maç o basketle uzatmaya gitti.

İspanyollar’a Yunanistan finalinden bu yana gıcığım. Kardeşim her dokunuşta da kurşun yemiş gibi savurmaz ki insan kendini. Dans eder gibiler. En ufak dokunuşta hemen hakemleri aldatmaya gidiyorlar. Hakemler de bu arada doğradı Slovenya’yı… Maçın en kritik anında bir hücum faul kaçırdılar ki akıl alır gibi değil. Sonra uzatmada 24 saniye süresinin bittiği anda oyunu devam ettirdiler. Üstelik hakemlerden bir tanesi düdüğünü çalmışken… Bu da maçın bitişiydi aslında. Jagodnik an itibarıyla kontrolden çıktı. Sportmenlik dışı faul aldı derken, İspanya oradan maçı vermedi elbette. Maçı altı sayıyla kaybettiler… Şimdi sırasıyla Litvanya, Polonya ve Türkiye ile oynayacaklar. Dün de yazmıştım, benim takımım Slovenya…

9 Eylül 2009 Çarşamba

Ne yapıyoruz biz?

Neyi yazıyor neyi tartışıyoruz Allah aşkına? Yağmur! İstanbul’u birbirine katan şey, iki gün üst üste şiddetli biçimde yağan yağmur… İstanbul’un değişik semtlerine damlalarını bırakırken, eminim bugün hayatta olanlar da olmayanlar da bunları tahmin etmiyordu. Halkalı da oturanlar bilmiyordu her gün işe gitmek için kullandıkları köprünün yıkılacağını… Doğan çalışanları iş yerlerine bağlanan yolların sular altında kalacağını eminim ki dost sohbetinde duysa inanmazdı… Ne bileyim; Çatalca’da sele kapılan insanların 2’inci kattaki komşularının balkondan uzanan eline tutunarak hayatta kalacaklarını daha önce hayal ettiklerini sanmıyorum. Sonra Silivri’deki yaşayanların, semtlerinde yağmur nedeniyle mahsur kalacakları, arabalarında uyuyacakları, arabalarını selin götüreceği daha önce akla gelecek bir şey olmamalıydı. Bunları hayal etmemelerini sebebi neydi peki? Burası, yaşadıkları kent İstanbul’du çünkü… Metropol’de yaşıyorlardı sözüm ona… Metropol… Alt yapısı olmayan bir Metropol… 30 can yağmur suyu, toprak, çamur derken kayboldu gitti, sevdiklerinden koptu… Kalanlar da suya kapılıp giden eşyalarını yağmacılardan korumak için seferber oluyor… Şimdi bunları bırak, akşam otur, maç seyret! Sabah da gel maçla ilgili yorum yaz.

Artık tecrübe kazanmışızdır herhalde…

Kritik gün geldi çattı. Bugüne kadar olanları ve yarını bir kenara atmak lazım. Tek gerçek var ki o da galibiyet alamazsak grupta rolümüzün kalmayacağı. Ve ben bu mecburiyetin bize avantaj sağlayacağı inancındayım. Zira final tecrübesi de farklı bir konu. Bizim sadece bu tecrübelerimizden bir kitap çıkar. Oysa Bosna’nın buna benzer bir kilit maç performansını ölçü alamayacağız. Zira elimizde veri oluşturabilecek, durumla eşdeğer bir maçları yok. Bu da bizim avantajlarımızdan bir tanesi.

Bu psikolojik faktörler kadar maçı kazanmak biraz da Bosna’nın oyun yapısından geçiyor… Nasıl oynayacaklar? Sabırlı şekilde gol yemeden son dakikalarda kontra atak mı? Yoksa bugüne dek olduğu gibi dengeli hücum dengeli savunma yaparak mı? Ya da kendi göbeklerini kendileri mi kesecek dersiniz? Golü düşünerek bilet almak için mi uğraşacaklar?..

Şüphe yok ki Terim ve arkadaşları olasılıkların her birine uygun bir strateji hazırlamıştır… Biz ne yapmalıyız peki? Sabırla bekleyerek, 75-90 arasında bulunabilecek bir golün hesapları mı yapılmalı? Ya da Estonya karşısında olduğu gibi hücumu düşünen, dikine oynayan bir yapı mı benimsenmeli? Her şartta 2’nciyi seçerim. Bizim takım yapımız dikine oynayan, hücum odaklı bir sistemi daha kolay ve gereklerini yerine getirerek uyguluyor.

Hücum dedik… Arda formda, Tuncay’ın kafası rahat, Emre yıllar sonra fit, Sercan tahmin edilenden çok daha faydalı… Kısacası hücum hattımız çok etkili. Hücum bu haldeyken savunmamız ise dökülüyor maalesef. Bunda biraz da bizim hücum oynamamızın etkisi var ancak, Estonya’ya verilen pozisyonlar Bosna’ya verilirse başımıza iş alabiliriz. Özellikle Hakan’ın kanadı son 2 yılda vermediği kadar açık veriyor. Hem kulübünde hem de Milli Takım da yokları oynuyor. Oynuyordu demek daha mı doğru bilemiyorum. Zira dört günlük ara illa ki bir katkı sağlamıştır Hakan’a…

Kazanırsak, fark 1’e inecek. Ve sonra futbol tanrılarından merhamet isteyeceğiz. Olmadık puanlar kaybettik bugüne kadar… Şimdi sıra kazanılması gereken maçı kazanmakta. Ve ben Milli Takım’ın Bosna Hersek’ten daha kaliteli, daha etkili bir takım olduğu düşüncesindeyim. Gol bulmak adına arka bloğu çok açmazsak kaybetmeyiz… Kilit de burada zaten. Sabırlı olmak gerekiyor. Strese girmemek gerekiyor. İsviçre, Letonya maçlarında olduğu gibi. Ancak gol yemeden illa ki bir tane atarız diye arkada beklemek de bizde durmuyor. Portekiz, Çek Cumhuriyeti maçlarında neler olduğunu hatırlıyoruz. Bu nedenle akıllı oyunla golü aramak lazım. Oyun içerisinde vitesi yükselteceğimiz dakikaları da iyi seçmeli…

Afrika hayalleri kuruyoruz işte… Reklamlar çeviriyoruz Afrika ile ilgili. 2008’deki Avrupa Şampiyonası’ndan sonra 2010’da olmamamız ülke futbolumuz için ciddi bir travma yaratacaktır. Bu nedenle kazanmak zorundayız. Ötesi yok! Kazanabilir miyiz? Neden olmasın. Cevabını yukarıda işledik. Ben şahsen umutluyum maçtan ve 2010 hedefinden. Ve en büyük dayanağım da yıllardır buna benzer çok maçta çok tecrübe elde etmemiz. Bugün pratiğe dökme vakti geldi!

Yunanistan - Hırvatistan: 76-68

Tamam, Yunanistan basketbolunu değiştirmiş olabilir ama Hırvatların bu kadar paspas olmaya hakkı yok! Bilhassa Repesa Planinic’e nasıl dayanıyor anlamıyorum. Adamın ne vücut dili ne de basketbolu gösteriyor ki bir gram arzu, istek yok… Saçma sapan penetreler, sıkıştığı yerde en yakın arkadaşının eline verdiği bombalar… Daha neler neler. Takımı baltalıyor bir kere. Hücumda hiç yoksa 10 saniyeden fazlasını heba ediyor.

Neyse Hırvatlar Yunanistan’a ezildi… Fark 8 sayı ki 18 hatta 28 olmadıysa Yunanlar’ın son dakikalarda gevşediğine dua etsinler. Yunanlar da Yannakis’in gittiği belli oluyor. Yannakis’i biliyoruz işte, rakibi savunmadan bezdiriyor. Bu açıdan Kazlauskas’ın sihirli değneği her hücumda görülebiliyor. Gerçi elindeki kadro da Yunanistan’ın kemik savunma yapısına biraz ters ama hücumda bu kadar doğru kararların verilmesi ve isabetli atışlar, seyir zevki yüksek bir takım çıkartmış ortaya… Gönül Diamantidis’i seyretmek isterdi ama Spanoulis’in oluşuna da seviniyoruz.

Bu arada ya biz Repesa’yı tanıyamamışız, ya da Repesa ile Planinic arasında Isiah Thomas ile Starbury arasındakine benzer bir ilişki var. Konu tekrar 10 numaraya döndü ama maçında canına okudu kardeşim… O oyundayken Hırvatlar organize hücumu bir kenara bırakıyor. Ya da bırakmak zorunda kalıyor. Öyle ki diğer oyuncular da soğuyor maçtan ve dünkü gibi biraz zorlu bir rakip çıktı mı fark sen daha farkına varmadan 20’lere dayanıyor…

Yunanistan’ın ve özellikle de Bourousis’in de hakkını vermek lazım… Nerelerden neler soktu be… Özellikle çemberin dışına açılarak şut atabiliyor olması, Mehmet’in NBA’de sahip olduğu avantajı anımsatıyor. Ayrıca Koufos da kenardan mükemmel bir enerji katıyor parkedeki arkadaşlarına… Spanoulis ise tartışmasız takımın lideri. Dün de Hırvatların maçı kazanmak için tırmaladığı son saniyelerde el üstü bir üçlük gönderdi ki Repesa’nın o surat ifadesini görmek için yarım maaşı feda ederim.

Bu maç kaçmasın!

İlk günü sürprizine imza atmıştı Sırbistan. Hoş dünkü İspanya maçını ‘Live Stats’ten takip ettiğim kadarıyla pek de sürpriz değilmiş. Slovenya benim turnuvadaki favori takımım. Matjaz Smodis arkadaş. Ötesi yok… Yetmedi, Lakovic, Lorbek olmadı Nachbar Brezec de bonus. Kadro mükemmel…

Dün de Sırplar’ı farkı daha da açmalarına rağmen 11 sayıyla mağlup ettiler ve beklendiği üzere 2’de 2 yaptılar. Bugün de İspanya ile karşılaşacaklar. Boğalar ekmek parası gibi oynayacak şüphesiz, oldukça zevkli bir maç olacak düşüncesindeyim.

İspanyollar dün iyi başladı maça… Sıfıra karşı 9 sayılık bir seri ile girdiler. Ama arkası gelmedi. Bu takımın başında Pepu Hernandez olacak kardeşim… Öyle seyredeceksin, iştahın açılacak… Bu kadro nasıl olurda böyle zayıf bir kadroya karşı zorlanır anlamak mümkün değil. Anlatmak imkansız olmalı… Ancak bir taraftan da şunu düşünüyorum, bu tarz favori takımlar başta böyle baş aşağı olsa da sonda kendini topluyor… Bu açıdan Slovenya onları motive edebilecek bir takım. Bu maçla yükselişe geçebilirler… Bu arada karşılaşma sat 19.15’te NTV Spor’da… Kaçmaz derim. Seyir zevki yüksek, çekişmeli bir maç bekliyorum. Ve tabii ki Slovenya’yı destekliyorum.

Türkiye - Bulgaristan: 94-66

Ender’e haksızlık etmişim. İki gündür seyrediyoruz. Eurobakset ile ilgili Efes WOrld Cup sonrası ilk yazımda “bu takımın guard’ı değil” demişim. Halt etmişim. Bir kez daha gördüm ki değil ona benzeyen yanından bile geçebilen delici bir oyuncumuz yok!

İlk gün Litvanya’yı bu kadar eksik yakalamışken yenmek gerekiyordu zaten… Hak ederek yendik… Savunmamız Semih hariç iyi düzeydeydi. Semih’in ise aklı asla turnuvada değil. Sürekli birilerini kaçırdı. Çokça da fırça yedi Tanjevic’ten. Dün de yediği fırçaların bir kulağından girip ötekinden çıktığını anladık. Sahada kaldığı kısa sürede 5 faul alıp kenara geldi ve herkesi rahatlattı.

Ömer’in hastalanarak oynamadığı iki maçta 2 numaradan iyi denebilecek kadar verim almayı başardık. Özellikle Sinan’ın savunma haricinde iki maçta da etkili bir hücum performansı sergilemesi grupta 3’te3 yapabilmek için çok önemliydi. Aynı şekilde Bekir’in de neden kadroda olduğunu iki maçta anladık. İki maçı da bu ekstra katkılarla galip tamamladık diyebiliriz.

İki maçtan kalan diğer notlar ise rollerin tamamen benimsendiğiydi. Artık hepimiz biliyoruz ki takımın skor yükünde Ersan ve Hido ilk opsiyon. Hücumlarda guard’lar iki oyuncuyu da gerektiği anda topla buluşturmayı başardı. Hido’nun Orlando’dan alıştığımız sorumluluk alma dakikalarınaysa henüz ihtiyacımız olmadı. Belki ateşli bir Polonya karşısında olabilir. Zira iki maçı da rahat kazanmış olmamıza rağmen hücumda hızlı ve isabetli, seyircisiyle birlikte momentumu ele geçirebilen ve her şeyden önemlisi pota altında sert bir takım… İki gündür seyrettiğimiz Polonya bizi zorlayacaktır.

3’te3 yapmak elbette önemli. Fakat dikkat çekmek istediğim bir konu daha var. İki maçta da gösterdik ki savunmayı istediğimiz düzeyde kurabildiğimiz gibi hücumda da doğru kararları veriyoruz çoğunlukla. Bu da bize bir güven aşılıyor. Ve skora yansıtabiliyoruz, bu durumu…

Litvanyalılar ilk gün ve 2’nci gün çok dağınıktı. Dün de Polonya’da tren kaçtıktan sonra çabaladılar ama nefesleri yetmedi. Jasaitis’i zaten tanıyorduk, ancak basketbolunu olgunlaştırmış olması kenardan geldiğinde mükemmele yakın bir katkı vermesi Galatasaray’ın çok iyi bir ekleme yaptığını gösterdi bize. Bugüne gelinde Litvanyalılar, Bulgarlarla oynayacak. Hasbelkader oynayan, Rowland, Videnon ve Stoijkov gibi potayı görünce aklı giden oyuncular Litvanya karşısında çok zorlanacaktır. Tek handikapları guard rotasyonu. Rowland’ın her şeye rağmen 32 dakikaya yakın oynadığı bir oyunda sıkıntı yaşayabilirler… Bu arada bu takımın başında nasıl olur da Gerson coach olur anlamıyorum. İnsan coach’unun kariyerinden utanıp biraz olsun organize hücumlar falan sergiler. Hele Rowland’ın potaya gidişleri yok mu? Gerson o sırada içinden ne geçiriyordur çok merak ediyorum…

Bize gelince, ne olursa olsun ev sahibiyle oynayacağız. Pota altında istediğimiz domine oyunu sahaya koyamıyoruz. Savunmada fazla sırıtmasak da Gortat bizimkiler arasında sırıtacaktır. Çok ama çok atletik. Savunması iyi, hücumu iyi. NBA için vasat, Avrupa için fazla işte… Bu nedenle Semih’in aklını başına alması lazım. Gortat’ya karşı koyabilecek uzun olarak onu düşünüyorum. Bu açıdan avantajımızı sertliğimiz olarak görüyorum. Geri adım atmamamız bizi maç sonuna kadar oyunun içinde tutuyor. Sonuç itibarıyla hedef 3’te 3’tü… Bugün sıra son halkada…